Mezar taşlarından baskıya: Liana Kuyumcuyan'ın de profundis sergisi Sen Piyer Kilisesi'nde
Postane'nin beşinci yılı kapsamında Galata'daki Sen Piyer Kilisesi'nde açılan de profundis, yerinden edilmiş Latin Katolik mezar taşlarını baskı ve çoğaltma teknikleriyle yeniden okuyor. Sergi, kentin unutulmaya yüz tutmuş Levanten hafızasına da bir kapı aralıyor.

İstanbul'un sanat takviminde bu ekim pek çok başlık var, ama içlerinden biri mekânıyla öne çıkıyor. Liana Kuyumcuyan'ın de profundis başlıklı sergisi 9 Ekim'de Galata'daki Sen Piyer Kilisesi'nde açıldı. Sergi Postane'nin beşinci yılı kapsamında düzenleniyor. Kuyumcuyan'ın çıkış noktası, kilisede ve Feriköy Latin Katolik Mezarlığı'nda bulunan mezar taşları. Bu taşların bir kısmı zamanla yerinden edilmiş, işlevini yitirmiş ya da bulunduğu yapının bir parçası olmuş. Sanatçı da bu taşların taşıdığı bireysel ve toplumsal izlerin peşine düşüyor.
Bir kilisenin katmanlı geçmişi
Sergiye ev sahipliği yapan yapının geçmişi, serginin konusuyla doğrudan bağlantılı. Kilisenin kökleri 15. yüzyıla uzanıyor. Dominiken rahipler, Galata'daki asıl kiliseleri 1475'te camiye dönüştürülünce Cenevizli Zaccaria ailesine ait bir mülkteki şapele taşınmıştı. Şapel 1603-1604'te bir manastırla birlikte daha büyük bir kiliseye dönüştürüldü. Yapı 1660 ve 1731'de büyük yangınlar geçirdi ve 1731 Galata yangınından sonra ahşap olarak yeniden inşa edildi. Bugün gördüğümüz bazilika, Ayasofya restorasyonuyla da tanınan İsviçreli-İtalyan mimarlar Gaspare ve Giuseppe Fossati tarafından 1841-1843 arasında inşa edildi.
Kilise yalnızca bir ibadet mekânı değil, aynı zamanda bir mezar alanı. Girişin doğusundaki avluda İtalyanca yazıtlı mezar taşları ve heykeller duruyor, kriptada da başka gömüler var. Kuyumcuyan'ın ilgilendiği şey de bu: naaşlar başka yerlere taşındıktan sonra geride kalan, zamanla duvarlara ve mimariye karışan taşlar.
Kentin dışına itilen ölüler
Serginin anlattığı hikâyenin bir ayağı kent tarihi. 19. yüzyılda değişen sağlık ve şehircilik politikaları, mezarlıkların kent merkezlerinin dışına taşınmasına yol açtı. İstanbul'da bunun en bilinen örneklerinden biri, Taksim çevresinde "Grand Champs des Morts" olarak anılan geniş gayrimüslim mezarlık alanı. 1853'te Osmanlı yönetimi Pera'daki Frenk mezarlığını uygunsuz buldu ve Harbiye yakınında yeni bir alan tahsis etti. 1863-1864'te eski Frenk mezarlığındaki kalıntılar, mezar taşlarıyla birlikte bugünkü Feriköy'deki alana nakledildi. Bugün Pangaltı Katolik Mezarlığı olarak da bilinen bu alan, İstanbul'un en büyük Katolik mezarlığı. Burada Levanten ailelerin anıt mezarlarının yanı sıra Kırım Savaşı'nda ölen Fransız ve İtalyan askerler için yapılmış anıtlar da yer alıyor.
Sergi bu geçmişi arşiv düzeyinde de ele alıyor. Mekânda, 18. ve 19. yüzyıllarda Galata ve Beyoğlu'nda yaşamış Latin Katoliklere ilişkin araştırmalar da sergileniyor.
Çoğaltmanın dili
Kuyumcuyan'ın yöntemi, sergiyi bir belgesel sunumdan ayıran şey. Sanatçı mezar taşlarının üzerindeki yazı ve süslemeleri farklı baskı ve çoğaltma teknikleriyle yeniden üretiyor. Kilise duvarlarında yıllar içinde biriken katmanlar da üretim sürecinin bir parçası. Sergiden paylaşılan eserlerden biri, Ölüler için adaklar başlıklı 2026 tarihli bir alüminyum kabartma. Taşa kazınmış bir izin metale aktarılması, aslında yerinden edilmiş taşların hikâyesine de benziyor: biçim kalıyor, malzeme ve bağlam değişiyor.
Serginin adı da bu duyguyu taşıyor. "De profundis" Latince "derinliklerden" demek. İfade, Katolik geleneğinde ölüler için okunan 130. Mezmur'un açılış sözleri olarak biliniyor.
Serginin bağlamında ev sahibi kurum da önemli. Postane, 9 Ekim 2021'de Karaköy'de, Galata'daki eski İngiliz Postanesi binasında açıldı. Kurum kendini toplumsal, çevresel ve kentsel etki odaklı çalışmalara ve kültürel mirası koruyanlara alan açan bir yer olarak tanımlıyor. Beşinci yıl sergisinin binadan çıkıp birkaç sokak ötedeki bir kiliseye taşınması bu çizgiyle uyumlu görünüyor. de profundis, cuma ve cumartesi günleri 14.30-17.30 arasında gezilebiliyor.
Aynı haftanın gündeminde başka başlıklar da var. Odunpazarı Modern Müze'de Defne Casaretto küratörlüğündeki Yeryüzü Yankıları 26 Eylül'de açıldı. Lucien Arkas Sanat Merkezi'nde ise Centre Pompidou koleksiyonundan 83 eserle hazırlanan Lumina: Renk ve Işık Sanatı kapsamında Renk Söyleşileri 14 Ekim'de başlıyor.
Türkiye'den bakış
Mezar taşı bu topraklarda yalnızca bir anma nesnesi değil, aynı zamanda bir okuma nesnesi. Osmanlı mezarlıklarındaki kavuklu, fesli, çiçek ve servi motifli taşlar, ölenin mesleğini, cinsiyetini, toplumsal yerini anlatan bir görsel dil oluşturur. Epigraflar bu yazıtları kâğıda kalıp alarak, yani estampaj yöntemiyle belgelemeyi uzun süre temel bir araç olarak kullandı. Kuyumcuyan'ın baskı ve çoğaltma tekniklerine başvurması, bu belgeleme alışkanlığını sanatsal bir jeste dönüştürüyor diye okunabilir.
Serginin bir diğer önemi, kentin çoğu zaman görünmez kalan bir katmanına bakması. Galata ve Beyoğlu'nun Levanten nüfusu bugün büyük ölçüde dağılmış durumda. Bu topluluğun izleri ise kilise avlularında, apartman cephelerinde ve Feriköy'deki taşlarda sürüyor. İstanbul'da mezarlıkların taşınması da yalnızca Katoliklere özgü bir deneyim değil: kentin büyüme hikâyesi, farklı toplulukların ölülerinin defalarca yer değiştirmesiyle iç içe. Taksim çevresinde bugün yürüdüğümüz bazı sokakların altında bir zamanlar mezarlık olduğunu bilmek, kenti okuma biçimimizi değiştiriyor.
Türk çağdaş sanatında arşiv, hafıza ve kayıp üzerine çalışan pek çok sanatçı var. de profundis bu tartışmaya kendine özgü bir şey ekliyor: konuyu bir müzeye ya da beyaz küpe değil, taşların bizzat durduğu mekâna taşıyor. İzleyici için bu, bir sergiyi gezmekten çok bir yerin hafızasına misafir olmak anlamına geliyor.
Kaynak: Unlimited
Editoryal ilkelerimiz

