Ana içeriğe geç

Yetişkinliğin eşiğinde: coming-of-age sinemasının yeni kuşağı

Bildungsroman geleneğinden Cannes ödüllü filmlere, yetişkinliğe geçiş anlatıları yeni bir kuşak yönetmenin elinde kişisel ve ekonomik gerçeklerle yeniden şekilleniyor.

Erdem Kılıç3 dk okuma
Yetişkinliğin eşiğinde: coming-of-age sinemasının yeni kuşağı (Görsel: Bant Mag)
Yetişkinliğin eşiğinde: coming-of-age sinemasının yeni kuşağı (Görsel: Bant Mag)

Yetişkinliğe geçiş, sinemanın en eski meselelerinden biri. Ama bu geçişi anlatan filmler son yıllarda hem festival salonlarında hem de bağımsız yapımlarda belirgin bir yenilenme yaşıyor. Son dönemin öne çıkan coming-of-age filmlerini bir araya getiren derlemeler, aslında bu yenilenmenin haritasını çıkarıyor: Fransa'dan Türkiye'ye, Brezilya'dan Kanada'ya uzanan bir kuşak, büyümeyi tek bir kırılma anı olarak değil, dağınık ve çelişkili bir süreç olarak ele alıyor.

İki yüzyıllık bir türün kökeni

Coming-of-age, edebiyattaki adıyla Bildungsroman, sinemadan çok daha eski bir gelenek. Terim, Almanca "eğitim, oluşum" anlamındaki Bildung ile "roman" kelimesinin birleşiminden geliyor ve kökleri 18. yüzyıla, Goethe'nin Wilhelm Meisters Lehrjahre romanına kadar uzanıyor. Kavramı 1819'da filolog Johann Karl Simon Morgenstern ortaya atmış, daha sonra Wilhelm Dilthey akademik dünyada yaygınlaştırmış. Sinema bu mirası devraldığında uzun süre erkek kahramanların hikâyesini anlattı. 21. yüzyılın başından itibaren ise kız çocuklarını ve genç kadınları merkeze alan anlatılar giderek çoğaldı. Bugünkü dalganın en dikkat çeken yanı da bu: büyüme artık tek bir cinsiyetin, sınıfın ya da coğrafyanın hikâyesi değil.

Festivallerin yeni gözdesi

Türün prestijli sinemadaki yükselişini en iyi Marine Atlan'ın ilk uzun metrajı La Gradiva gösteriyor. Uzun yıllar görüntü yönetmeni olarak çalışan Atlan, 2026'da Cannes'ın Eleştirmenler Haftası'nda jüri başkanlığını Payal Kapadia'nın yaptığı seçkide Grand Prix'yi kazandı. Napoli ve Pompeii'ye yapılan bir lise gezisini anlatan filmin adı, Wilhelm Jensen'in Pompeii'de geçen Gradiva novellasına ve Freud'un bu metin üzerine yazdığı ünlü denemeye göndermede bulunuyor: arzunun, hafızanın ve harabelerin iç içe geçtiği bir zemin. Atlan büyümeyi masumiyetin kaybı olarak değil, bilincin birdenbire ve kontrol edilemez biçimde belirişi olarak resmediyor.

Benzer bir ilgiyi Hafsia Herzi'nin La petite dernière filmi de topladı. Fatima Daas'ın otobiyografik romanından uyarlanan yapım, 2025 Cannes'ında Nadia Melliti'ye En İyi Kadın Oyuncu ödülünü ve Queer Palm'ı getirdi. Fransız-Cezayirli 17 yaşındaki bir gencin inanç, kimlik ve arzu arasında kendi yolunu araması, türün kimlik meselelerine ne kadar derinlemesine eğilebildiğini gösteriyor.

Kendi hikâyesini çeken kuşak

Bugünkü dalganın belki en belirleyici özelliği, filmleri yazan, yöneten ve çoğu zaman başrolde de oynayan genç sinemacılar. Cooper Raiff, mumblecore'un öncüleri Duplass kardeşlerin izinden giderek Cha Cha Real Smooth'ta mezuniyet sonrası yönsüzlüğü komediyle harmanlıyor. Kit Zauhar, Hong Sang-soo etkisi taşıyan düşük bütçeli filmlerinde yarı otobiyografik bir dil kuruyor. Emma Seligman, bir NYU tez filminden geliştirdiği Shiva Baby'de tüm gerilimi neredeyse tek bir mekâna sıkıştırıyor. Sophy Romvari ise Blue Heron'da kendi çocukluk hafızasına dönüyor.

Bu kişisel bakış Türkiye'de de karşılık buluyor. Melik Kuru'nun siyah beyaz filmi İsimsiz Eserler Mezarlığı, İstanbul'un daralan sanat piyasasında tutunmaya çalışan genç bir fotoğrafçıyı izliyor ve İstanbul Film Festivali'nde SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) ödülü dahil üç ödül kazandı. Zeynep Dilan Süren'in Büyük İstanbul Depresyonu ise büyümeyi geçim sıkıntısının boğucu atmosferinde ele alıyor.

Türkiye'den bakış

Türkiye'de coming-of-age, Batı örneklerindeki kampüs aşkları ve mezuniyet balolarından çok farklı bir zeminde şekilleniyor. Yerli örneklerde büyüme, çoğu zaman özgürlük ile toplumsal baskı, birey ile aile arasındaki gerilimle iç içe. Deniz Gamze Ergüven'in Cannes'da gösterilen Mustang'i beş kız kardeşin özgürlük arayışını, Yurt ise bir yatılı okulda kimliğini sorgulayan bir gencin ikircikli dünyasını anlatırken bu geleneğin köklerini de belli ediyor. Emin Alper gibi ilk filmiyle Berlin'de ödül kazanan yönetmenlerin ardından gelen yeni kuşak ise büyümeyi giderek daha çok ekonomik bir mesele olarak görüyor. Kira ödeyememek, iş bulamamak, büyük şehirde tutunamamak: yerli coming-of-age'in en özgün katkısı belki de tam burada. Yetişkinliğe geçiş, romantize edilmiş bir kendini bulma yolculuğu değil, adeta bir hayatta kalma pratiği olarak beliriyor. Bu ton, Türk görsel kültüründe de yankılanıyor; gençliğin melankolisini işleyen afiş ve fotoğraf estetiği aynı sıkışmışlığı sessizce kayda geçiriyor.

İlgili Yazılar