Ana içeriğe geç

Kültürü kim korur? ArtDog'un yeni sayısı sermaye ile yaratıcı bağımsızlığı tartışıyor

ArtDog Istanbul'un 35. sayısı, Faust imgesinden yola çıkarak kültürü finanse edenle üreten arasındaki sınırı soruyor. Pozitif'in 37 yıllık hikâyesi ve Beral Madra'nın tarihsel çerçevesi bu tartışmanın iki ayağını oluşturuyor.

Erdem Kılıç3 dk okuma
Kültürü kim korur? ArtDog'un yeni sayısı sermaye ile yaratıcı bağımsızlığı tartışıyor (Görsel: Artdog Istanbul)
Kültürü kim korur? ArtDog'un yeni sayısı sermaye ile yaratıcı bağımsızlığı tartışıyor (Görsel: Artdog Istanbul)

ArtDog Istanbul'un 1 Ekim 2026 tarihli 35. sayısı, kültür dünyasında çoğu zaman perde arkasında kalan bir soruyu doğrudan soruyor: Bir kültürü yaşatmak için gereken sermaye, o kültür üzerinde ne ölçüde söz sahibi olabilir? Derginin genel yayın yönetmeni Şebnem Kırmacı, editörden mektubunda bu sorunun peşine düşerken meseleyi yalnızca finansman üzerinden değil, üretenin hakları üzerinden ele alıyor ve dergide bir "manifesto" serisi başlatıldığını duyuruyor.

Kapakta Faust: eski bir anlaşmanın yeni yorumu

Sayının kapağında, Goethe'nin Faust II eserinden hareketle hazırlanan interaktif tiyatro performansı The Mysterious Mr Faust'un tanıtım görseli yer alıyor. Tenorman (Giorgos Tziouvaras) imzalı prodüksiyonun 2026'da Atina'daki To Treno sto Rouf'ta prömiyer yapacağı belirtiliyor. Kırmacı'ya göre bu seçim tesadüf değil: bilgiye ve yaratmaya duyulan sınırsız arzu ile bu arzuyu mümkün kılan para ve güç arasındaki gerilim, Faust ile Mephistopheles arasındaki anlaşmanın ta kendisi.

Mektubun en çarpıcı cümlesi de bu metafordan doğuyor: Bir hayali gerçekleştirmek için güçle anlaşabilirsiniz, ancak o hayalin size ait kalmasını sağlayacak bir güvence yoksa, bedeli hayalin kendisi ödeyebilir. Kırmacı bu nedenle kültür kurumlarının, sanatçıların ve kültür yayınlarının yatırımcı sözleşmelerinin ötesinde bir tür "kültür anayasası"na ihtiyaç duyup duymadığını tartışmaya açıyor.

Bu sorgulamanın bir öncülü var. Derginin bir önceki sayısı, ArtDog'un kendi yaşadıklarından yola çıkarak kültür ve sanat yayıncılığının kırılganlığını merkeze almış, bağımsız alanların korunması ve dayanışma çağrısıyla öne çıkmıştı. 35. sayı, bu kırılganlık tespitini bir hak ve yapı tartışmasına dönüştürüyor.

Pozitif örneği: caz konserinden kültür kampüsüne

Sayının ana metinlerinden biri, Pozitif'in kurucularından Cem Yegül'ün "Mesele Mesafe" başlıklı yazısı. Seçim anlamlı, çünkü Pozitif, Türkiye'de bağımsız bir kültürel girişimin büyük sermayeyle buluşmasının belki de en bilinen örneği.

Pozitif, 1989'da Ahmet Uluğ, Mehmet Uluğ ve Cem Yegül tarafından kuruldu. Şirketin kendi tarihçesine göre yolculuk:

  • 1989'da bir reggae konseri ve ardından gelen caz konseri serileriyle başladı,
  • 1990'larda Efes Pilsen Blues Festival ve Akbank Caz Festivali gibi uzun soluklu etkinliklere uzandı,
  • 1998'de plak şirketi Doublemoon'u, 1999'da Asmalımescit'te Babylon'u doğurdu,
  • 2015'te hem Kapadokya'da Cappadox festivalini hem de eski Bomonti bira fabrikasında kurulan Bomontiada'daki yeni Babylon'u açtı.

Kırılma noktası 2013. Pozitif ve tüm girişimleri o yıl Doğuş Holding ile ortaklığa girdi; Ahmet Uluğ'un sonradan aktardığına göre kurucular hisselerini devretti. Ortaklığın başlamasından kısa süre sonra Mehmet Uluğ hayatını kaybetti. Ahmet Uluğ ise beş yıl daha yeni yapı içinde çalıştıktan sonra 2018'de Pozitif ve Babylon'a veda etti.

ArtDog'un Yegül'e yönelttiği sorular tam da bu deneyime denk düşüyor: Kurucunun yarattığı kültürel değer ile yatırımcının koyduğu finansal sermaye aynı türden bir hak sahipliği yaratır mı? Ortaklık kurulurken kurucu, hangi bağımsızlık alanlarını en baştan güvence altına almalı? Kırmacı, Pozitif'in değerinin yalnızca sermayeden değil, vizyon, risk alma ve yıllar içinde biriken emekten doğduğunu vurguluyor ve Yegül'ün metnini "arşiv niteliğinde bir anlatı" olarak tanımlıyor.

Beral Madra ve "Büyük Öteki"

Sayının ikinci ayağı, Beral Madra'nın "Büyük Öteki'nin Rüzgârına Karşı Sanat" başlıklı yazısı. 1942 İstanbul doğumlu Madra, Türkiye'de küratörlüğün profesyonelleşmesine öncülük eden ilk kuşak küratörlerden. 1987'deki 1. ve 1989'daki 2. İstanbul Bienali'nin genel koordinatörlüğünü üstlenmiş, bienalin tarihî mekânlara yayılan karakterini savunan isimlerden biri olmuştu. 1980'lerden bu yana çağdaş sanatın kurumsal altyapısının kuruluşuna tanıklık eden bir kalemin savaşlar, siyasal iktidarlar, sermaye ve ideolojiler karşısında sanatın özerkliğini tartışması, metne ayrı bir ağırlık katıyor.

Kırmacı iki yazı arasındaki hattı şöyle özetliyor: Kültür hiçbir zaman güçten tamamen bağımsız değil, ama varlık nedeni gücü sorgulayabilme özgürlüğünde yatıyor.

Türkiye'den bakış

ArtDog'un sorusu Türkiyeli okur için soyut bir tartışma değil. Bu ülkede çağdaş sanatın, festival kültürünün ve müze kurumlarının önemli bir kısmı, kamu desteğinin sınırlı kaldığı bir ortamda holdinglerin vakıfları, banka sponsorlukları ve marka destekli festivaller üzerinden büyüdü. Pozitif'in tarihçesindeki festival adlarının birçoğunun bir marka adı taşıması bunun sade bir göstergesi. Bu model, onlarca yıl boyunca İstanbul'a dünya çapında müzisyenler, sergiler ve mekânlar kazandırdı; aynı zamanda kültürel gündemin büyük ölçüde sermayenin önceliklerine bağlı kalması sonucunu doğurdu.

Burada görsel kültür açısından da bir hafıza meselesi var. Babylon'un konser programları, festival afişleri ve plak kapakları, bir kuşağın şehirle kurduğu ilişkinin parçası oldu. Bir girişimin mülkiyeti el değiştirdiğinde bu birikimin, yani arşivin, markanın ve ortak hafızanın kime ait olduğu sorusu genellikle sözleşmelerde yer almıyor. ArtDog'un önerdiği "kültür anayasası" fikri, tam bu boşluğu hedefliyor gibi görünüyor. Fikrin somut bir çerçeveye dönüşüp dönüşmeyeceği belirsiz; ancak Türkiye'de kurucu emeğin, yatırımcı sermayesinin ve kamusal değerin ayrı ayrı tanımlanması gerektiği tartışmasını yeniden açması bile başlı başına kayda değer.

İlgili Yazılar