Ana içeriğe geç

Dias da Dança'dan izlenimler: yumuşaklık bir direniş biçimi olarak

Porto'daki Dias da Dança festivalinin onuncu edisyonundan izlenimler: Lisa Vereertbrugghen'in yavaş dansı ve Alice Ripoll'un Adorno'su, yumuşaklığı ve yavaşlığı çağın hız kültürüne karşı bir direniş diline çeviriyor.

Erdem Kılıç3 dk okuma
Dias da Dança'dan izlenimler: yumuşaklık bir direniş biçimi olarak (Görsel: Unlimited)
Dias da Dança'dan izlenimler: yumuşaklık bir direniş biçimi olarak (Görsel: Unlimited)

Porto, on yıldır her ilkbaharda çağdaş dansın Avrupa'daki dikkat çekici buluşma noktalarından birine dönüşüyor. Kentin 2008 sonrası kültürel canlanmasıyla ve 2014'te aldığı UNESCO Müzik Şehri unvanıyla yakın bir dönemde, 2016'da doğan Festival Dias da Dança (DDD), bu yıl onuncu edisyonuna ulaştı. 8-19 Nisan 2026 tarihlerinde Porto, Matosinhos ve Gaia'ya yayılan program, festivalin başından beri savunduğu "genişletilmiş koreografi" anlayışını sürdürdü. Sahne burada yalnızca hareketin değil, mekânın, sesin ve seyirciyle kurulan ilişkinin de parçası. Bu yılki seçkinin ortak damarı belirgindi: bedenin yumuşaklığını, dokunmayı ve yavaşlamayı çağın hız kültürüne karşı bir direniş olarak yeniden düşünmek.

Yavaşlık bir direniş olarak

Belçikalı koreograf Lisa Vereertbrugghen'in eski bir elektrik fabrikasında sahnelenen Anti-Patriarchal Slow Dancing çalışması (sanatçı eseri daha sonra Again Forever adıyla anıyor) bu damarın en açık örneğiydi. 1986 doğumlu Vereertbrugghen, hardcore techno ve gabber kültürünün fiziksel ve politik boyutları üzerine yaklaşık on iki yıldır çalışıyor. Hakken adı verilen o hızlı, sert adımlamayı ilk kez sahnede değil, kardeşinden, annesinin mutfağında öğrenmiş olması tesadüf değil: sanatçının "hardcore beden politikası" dediği araştırma, dansın agresif yüzeyi ile mahremiyet arasındaki gerilimden besleniyor.

Again Forever, bu araştırmayı hız skalasının tam karşı ucuna, yavaş dansa taşıyor. Vereertbrugghen yavaş dansı bir tür "rave dansının sakin kız kardeşi" olarak kuruyor: üretkenlik, hız ve yalıtılmışlıkla tanımlanan bir çağda mahremiyetle ve zamanla radikal bir ilişki. Dansçıların birbirine dokunduğu, seyirciyi sahnenin dışında bırakmayan bu atmosfer, saatte 160 vuruşu aşan sert ritimlerin bile bedeni katılaştırmak yerine yumuşatabileceği fikrine dayanıyor. Sanatçının müzik eleştirmeni Simon Reynolds'tan ödünç aldığı "hardcore continuum" kavramı burada anahtar rol oynuyor: Britanya yeraltı dans müziğinin, Jamaika sound system kültürüyle beslenen, kırılmalar ve staccato ritimler üzerine kurulu geleneği. Bu kesintiler dansçıdan bireysel tercihler ister; ne zaman uyum sağlanacağı, ne zaman durulacağı, ne zaman kopulacağı. Vereertbrugghen bunu "uyumsuz birliktelik" olarak adlandırıyor. Tükenmeye değil hazza, otoriteye değil bedensel özerkliğe alan açan bir tavır.

Ripoll'un kara balonları

Serinin ikinci ağırlık merkezi, dünya prömiyerini Porto'da yapan Brezilyalı koreograf Alice Ripoll'un Adorno çalışması oldu. Rio de Janeiro'da önce psikoloji okuyan, sonra Escola Angel Vianna'da dansa yönelen Ripoll, REC ve SUAVE adlı iki toplulukla çalışıyor ve çağdaş dansı Brezilya kentlerinin sokak dans dilleriyle buluşturmasıyla tanınıyor. aCORdo ve Lavagem gibi önceki işlerinde toplumsal eşitsizliği doğrudan bedenin diline çevirmişti.

Adorno, dikdörtgen sahneyi kaplayan binlerce kara balon ve salonu dolduran keskin lateks kokusuyla açılıyor. Portekizcede "süs" ya da "bezeme" anlamına gelen başlık, aynı zamanda "há dor no", yani "içinde acı var" ifadesini fısıldıyor. Ripoll bu ikircikli sözcükten yola çıkarak yapay zekâ çağının eşiğinde bir soru soruyor: milyarlarca farklı bireyden bir "biz" nasıl kurulur? Algoritmaların düzlediği bir dünyada bizi hâlâ insan kılan o küçük, gereksiz, süsleyici jestlerin peşine düşüyor. İleri geri salınan bir kalabalığın hareketi tarihin akışına benzetiliyor ve sahnede "tarihin öznesi kim?" sorusu bedenlerle soruluyor. Altı dansçının taşıdığı bu prömiyerin ardından çalışma Rotterdam ve Essen'e yolculuk edecek.

Türkiye'den bakış

Vereertbrugghen'in "uyumsuz birliktelik" dediği o dokunma temelli, kolektif beden fikri, Türkiye'nin görsel ve bedensel kültürüne hiç de yabancı değil. Anadolu'nun halay ve horon geleneklerinde dansçılar tam da böyle davranır: eller kenetlenir, omuzlar birbirine yaslanır, tek tek bedenler ortak bir nabızda erir. Batılı çağdaş dansın yeni yeni ön plana çıkardığı o temas ve birliktelik, bizim kültürümüzde yüzyıllardır kolektif hafızanın parçası. Benzer biçimde, sert ritmin trans hâline bağladığı beden, sema ve zikir gibi tekrara dayalı, bedeni aşındırıp arındıran ritüellerle konuşabilir. Ripoll'un algoritma çağında "bizi insan kılan gereksiz jestler" arayışı ise, hız ve verimlilik baskısını her gün İstanbul trafiğinde, bildirim seli altında yaşayan Türkiyeli okur için özellikle tanıdık. Yavaşlığı bir tembellik değil, bilinçli bir tavır olarak yeniden düşünmek; ekranların hızından bir an kopup bedeni, dokunmayı ve boş vakti geri istemek. Belki de bu festivalin en yerli yankısı burada: dansın, üretmeyen bedenin değerini hatırlatan sessiz bir savunma olabileceği fikrinde.

İlgili Yazılar