Dias da Dança'nın onuncu yılı: Porto'da yavaşlığın ve direnişin dansı
Porto'daki Dias da Dança festivali onuncu edisyonunda çağdaş dansı yumuşaklık ve direniş ekseninde topladı. Lisa Vereertbrugghen ve Alice Ripoll'un işleri, bedenin verimlilik dışında bir değeri olabileceğini hatırlatıyor.

Porto, her nisan çağdaş dansın Avrupa'daki durak noktalarından birine dönüşüyor. 2016'da doğan ve kısa sürede uluslararası bir ortak yapımcı kimliği kazanan Dias da Dança (DDD), bu yıl onuncu edisyonuna ulaştı. 8-19 Nisan 2026 tarihleri arasında kentin farklı mekanlarına yayılan program, festivalin yıllardır savunduğu “genişletilmiş koreografi” fikrini merkeze alıyor: dansı sahnenin sınırlarından çıkarıp mekanla, sesle ve seyirciyle kurulan ilişkinin bütününe yayan bir yaklaşım. Bu yılki seçkinin sessiz ortak paydası ise bedenin yumuşaklığını bir düşünme ve direnme biçimi olarak ele alması.
Yavaşlık bir direniş biçimi olarak
Belçikalı koreograf Lisa Vereertbrugghen, on iki yıldır hardcore techno'nun beden üzerindeki etkisini araştırıyor. 1986 doğumlu sanatçı, Leuven'de beden tarihi üzerine çalıştıktan sonra Amsterdam'daki SNDO'da koreografi eğitimi aldı; Softcore ve Disquiet gibi işlerinde 160 BPM'i aşan ritimlerin bedeni nasıl gevşettiğini inceledi. Porto'da eski bir elektrik fabrikasında sahnelenen ve sanatçının sonradan Again Forever olarak yeniden adlandırdığı Anti-Patriarchal Slow Dancing, bu araştırmanın hız cetvelinin öbür ucuna, yavaş dansa uzanan hali.
Vereertbrugghen'in çıkış noktası yalın ama keskin: modern hayat bedeni durmadan çalışan, rekabet eden, verimli olması beklenen bir düzeneğe indirger. İş, buna karşı dokunmayı, yavaşlamayı ve mikro jestleri geri kazanmayı öneriyor. Sanatçının anlatımıyla slow dance, rave'in yavaş bir kardeşi; romantik bağlamından koparılıp kolektif bir pratiğe, bir tür “yavaş rave”e dönüştürülüyor. Dansçıların birbirine ve seyirciye kurduğu temas, üretkenlik kültürünün unuttuğu dinlenme ve oyun değerlerini yeniden görünür kılıyor.
Ritimden tarihe: Alice Ripoll
Programın diğer ucunda, Rio de Janeiro'lu koreograf Alice Ripoll'un Adorno'su yer alıyor. Psikoloji eğitiminin ardından Escola Angel Vianna'da yetişen ve çağdaş dansı Brezilya sokak danslarıyla birleştiren Ripoll, REC ve SUAVE topluluklarıyla toplumsal eşitsizlik temalarını sahneye taşıyor. aCORdo ve Lavagem gibi işlerle tanınan koreografın yeni yapımı, dünya prömiyerini 18-19 Nisan 2026'da Porto'da yaptı.
Adorno, Portekizcede “süs” ve “bezek” anlamına gelirken, “há dor no”, yani “içinde acı var” ifadesini de gizliyor. Ripoll bu ikilikten yola çıkarak yapay zeka çağında bir “biz”in nasıl kurulabileceğini soruyor: sekiz milyar insan arasında hiçbir ikisi aynı değilken ortak bir öznellik mümkün müdür? Van Cleef & Arpels'in Dance Reflections programı ile Theater Rotterdam, PACT Zollverein ve Charleroi Danse gibi kurumların ortak yapımı olan eser, seyirciyi dalgalar hâlinde ilerleyip geri çekilen bir topluluğun içine alıyor.
Festivalin düşünsel arka planında Simon Reynolds'ın “Hardcore Continuum” kavramı da dolaşıyor. Reynolds, 1990'ların başından bu yana Londra kökenli dans müziğinin, hardcore techno'dan jungle ve drum'n'bass'e uzanan kesintisiz evrimini bu terimle tanımlamıştı. Vereertbrugghen'in bedeni yumuşatmak için en ağır frekanslara başvurması, bu geleneğin çağdaş sahneyle nasıl konuşabileceğini gösteriyor.
Türkiye'den bakış
Türkiye'de çağdaş dans, kurumsal anlamda görece genç bir tarih. Beyhan Murphy'nin 1992'de kurduğu ve ilk gösterisini 1993'te veren Modern Dans Topluluğu, ülkenin bu alandaki ilk yerleşik yapısıydı; 1987'de öğrenciler tarafından kurulan ODTÜ Çağdaş Dans Topluluğu ise amatör damarı bugüne taşıyor. Bu kısa ama ısrarlı birikim, bedeni bir söylem alanı olarak kuran bir gelenek bıraktı geride. Dias da Dança'daki işlerin yavaşlığı, dokunmayı ve kolektifliği öne çıkaran dili, İstanbul gibi hızın neredeyse bir kimliğe dönüştüğü bir kentin izleyicisine tanıdık bir gerilime dokunuyor.
Yumuşaklığı bir direniş sayan bu bakış aslında bu topraklara yabancı değil. Tekrarın, nefesin ve dönüşün bedeni bambaşka bir zamana taşıdığı sema pratiği, hızdan çok teslimiyet üzerine kurulu bir beden bilgisi öneriyor. Vereertbrugghen'in “en ağır frekanslar bizi en yumuşak hâlimize götürebilir” fikriyle bu geleneksel bilgi arasında birebir bir bağ kurmak zorlama olur; ama ikisi de bedeni verimlilikten başka bir ölçüyle düşünmenin mümkün olduğunu hatırlatıyor. Türkiyeli okur için Porto'daki bu tartışma, yerel sahnenin uzun süredir sorduğu bir soruyu yankılıyor: Beden, kime ve neye göre hareket eder?
Kaynak: Unlimited
Editoryal ilkelerimiz
