Ana içeriğe geç

Jamiroquai'nin Travelling Without Moving'i 30 yaşında: durduğu yerde yol almak

Jamiroquai'nin üçüncü albümü Travelling Without Moving otuz yaşında. Geçmişin analog enstrümanlarıyla kurulmuş bu funk klasiği, 1996'da neden gelecekten geliyormuş gibi duyulmuştu?

Erdem Kılıç3 dk okuma
Jamiroquai'nin Travelling Without Moving'i 30 yaşında: durduğu yerde yol almak (Görsel: Bant Mag)
Jamiroquai'nin Travelling Without Moving'i 30 yaşında: durduğu yerde yol almak (Görsel: Bant Mag)

Jamiroquai'nin üçüncü stüdyo albümü Travelling Without Moving, 28 Ağustos 1996'da Japonya'da, ardından Eylül ayında İngiltere'de yayımlandı. Bugün albümün üzerinden tam otuz yıl geçti ve albüm hâlâ, kendi adının vaat ettiği o paradoksu taşıyor: durduğu yerde yol almak.

Londra'nın acid jazz'ından listelerin zirvesine

1992'de Londra'nın funk ve acid jazz sahnesinde kurulan topluluk, ilk single'ı "When You Gonna Learn" ile Acid Jazz Records etiketinden çıkmış, kısa sürede Sony ile büyük bir anlaşmaya varmıştı. İlk albüm Emergency on Planet Earth (1993) İngiltere listelerinde bir numaraya yükselmiş, The Return of the Space Cowboy (1994) ise grubun funk, soul ve 70'ler füzyonundan kurduğu dünyayı sağlamlaştırmıştı. Üçüncü albüm bu birikimi 90'ların dans pistlerine ve satış listelerine taşıdı.

Jay Kay, kayıtları Milton Keynes yakınlarındaki Great Linford Manor'da kendi temposunda gerçekleştirdi. Amacı daha odaklı ve evrensel bir albümdü; temaları kendi ifadesiyle "arabalar, hayat ve aşk" etrafında dönüyordu. Sonuç, ticari anlamda grubun kırılma noktası oldu. "Virtual Insanity", "Cosmic Girl" ve "Alright" İngiltere'de ilk ona girdi, albüm ABD'de Billboard 200'de 24. sıradan giriş yaptı ve dünya genelinde sekiz milyonun üzerinde sattı. Guinness Dünya Rekorları bugün hâlâ onu tarihin en çok satan funk albümü olarak listeliyor.

Geleceğin sesi, geçmişin enstrümanları

Albümün en çarpıcı yanı, 1996'da gelecekten geliyormuş gibi duyulmasıydı. Oysa sesin yapıtaşları büyük ölçüde geçmişten geliyordu: Stevie Wonder, Roy Ayers, Herbie Hancock, disco ve jazz-funk. Grup bu mirası, dönemin pek çok pop kaydının aksine sample yığınlarına yaslanmadan, ağırlıkla vintage analog enstrümanlarla kurdu. Gerçek baslar, davullar, klavyeler ve perküsyonlar. Bugünden bakıldığında albümü hâlâ diri kılan şeylerden biri de bu fiziksel, insan eliyle çalınmış dokusu.

Eleştirmenler dönemin başında bu konuda uzlaşmış değildi. Kimi yazılar albümü öncekilerden daha rafine bulurken, kimileri sözleri zayıf ve müziği fazla türev saydı. Özellikle Jay Kay'in Stevie Wonder'a yakınlığı, "saygı duruşu mu yoksa taklit mi" tartışmasını besledi. Kay'in çevreci söylemiyle albümün lüks spor arabalar etrafında kurulan görsel dünyası arasındaki gerilim de eleştiri konusu oldu; sanatçı, hızlı araba sevmenin ağaç kesmeyi savunmak anlamına gelmediğini söyleyerek kendini savundu.

Hareket etmeden yol almak

Albümü kültürel bir ana dönüştüren şey büyük ölçüde "Virtual Insanity" klibiydi. Jonathan Glazer'ın yönettiği video, Jay Kay'i durmadan biçim değiştiriyormuş gibi görünen bir odada dans ederken gösteriyordu. Otuz yıl sonra biliyoruz ki zemin hiç kımıldamıyordu; sabit gri döşemenin üzerinde kayan şey duvarlardı. Klip 1997 MTV Video Music Awards'ta on dala aday gösterildi ve Yılın Videosu dahil dört ödül kazandı. Grup aynı törende şarkıyı, Jay Kay'in başta klip için düşündüğü yürüyen bantlar üzerinde seslendirdi.

Albümün açılışındaki küçük bir ayrıntı, bu "hareketsiz yolculuk" fikrini sesle de kuruyor. "Virtual Insanity"nin ilk saniyelerinde duyulan sinyal, Ridley Scott'ın 1979 tarihli Alien filminden alınmış; Nostromo'nun bilgisayarının uzaydan gelen tanımsız bir işareti yakaladığı sahneden. Teknolojinin insanı sürüklediği geleceğe kaygıyla bakan bir şarkı, daha ilk saniyesinde başka bir kurgusal geleceğin sesiyle açılıyor.

Türkiye'den bakış

Travelling Without Moving'in en kışkırtıcı fikri, eski bir kökten çağdaş bir ses üretmekti. Bu fikrin Türk müziğinde güçlü bir karşılığı var. 1970'lerin Anadolu funk ve psychedelic dalgası tam da böyle bir alışverişin ürünüydü: Batı'nın funk ve fuzz'ıyla yerli makam ve ritimleri birleştiren Mustafa Özkent, Erkin Koray, Cem Karaca ya da Selda Bağcan kayıtları. Mustafa Özkent'in 1973 tarihli enstrümantal albümü Gençlik ile Elele, yıllar sonra yurt dışında yeniden keşfedilip örneklendiğinde, tıpkı Jamiroquai'nin yaptığı gibi eski olanın gelecekten geliyormuş gibi duyulabileceğini gösterdi.

Görsel kültür açısından da bir paralellik var. Jamiroquai'nin retro-fütürist evreni, dönemin analog nostaljisiyle bilim kurgu estetiğini aynı karede buluşturur: Buffalo Man logosu, spor arabalar, kayan odalar. Bu, Türkiye'de vinil kapaklarından konser afişlerine uzanan bir görsel dilin de temel gerilimidir; geçmişe duyulan özlemi geleceğin parlak yüzeyleriyle birlikte sunmak. 90'larda acid jazz'ın İstanbul'un bar ve kafe kültürüne sızması da, bu estetiğin buradaki dinleyiciyle nasıl buluştuğunun küçük bir hatırlatıcısıdır.

İlgili Yazılar