Ana içeriğe geç

Huppert'in ilk vampiri: Ulrike Ottinger imzalı The Blood Countess

Isabelle Huppert, Ulrike Ottinger'in Berlinale'de gösterilen The Blood Countess filminde kariyerinin ilk vampirini, Kontes Elizabeth Báthory'yi canlandırıyor. Kan Kontesi efsanesinin dört yüzyıllık sinema yolculuğuna bakıyoruz.

Erdem Kılıç3 dk okuma
Huppert'in ilk vampiri: Ulrike Ottinger imzalı The Blood Countess (Görsel: Bant Mag)
Huppert'in ilk vampiri: Ulrike Ottinger imzalı The Blood Countess (Görsel: Bant Mag)

Isabelle Huppert, yarım asra yaklaşan kariyerinde Claude Chabrol'dan Michael Haneke'ye, Hong Sang-soo'dan Paul Verhoeven'e kadar çok sayıda yönetmenle çalıştı. Yine de sinema hafızasında çoğunlukla soğuk, zeki ve tekinsiz kadın portreleriyle anılıyor: La Cérémonie'nin Jeanne'ı, La Pianiste'in Erika'sı, Elle'in Michèle'i. Şubat 2026'da Berlinale'nin Special Gala bölümünde dünya prömiyerini yapan The Blood Countess (Die Blutgräfin), bu tanıdık maskeyi hem sürdüren hem de alaya alan bir film. Huppert, kariyerinde ilk kez bir vampiri, üstelik tarihin en tartışmalı figürlerinden Kontes Elizabeth Báthory'yi canlandırıyor.

Geç dönem üslubunun özgürlüğü

Filmin yönetmeni Ulrike Ottinger, 1970'ler ve 80'lerin Yeni Alman Sineması içinde queer ve feminist bir damarı temsil eden, “Berlin yeraltının kraliçesi” olarak anılan bir isim. Ticket of No Return, Freak Orlando ve Dorian Gray im Spiegel der Boulevardpresse gibi filmlerden oluşan Berlin üçlemesi, fantastik olanla kentin mimarisini iç içe geçiren bir görsel dil kurmuştu. 1942 doğumlu Ottinger'in on yıllardır taşıdığı bir projeyi hayata geçirdiği The Blood Countess, senaryosunu 2004 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Elfriede Jelinek ile birlikte yazdığı bir yapım. Jelinek'in adı Huppert için yabancı değil: La Pianiste, yazarın 1983 tarihli romanından uyarlanmıştı, Malina'nın senaryosu da ona aitti.

Huppert, Lüksemburg'da yapılan söyleşide filme “belli bir naiflikle” yaklaştığını, vampir sinemasını pek takip etmediğini söylüyor. Onun anlatımında öne çıkan şey, teatralliğin sağladığı özgürlük: “Karaktere ciddiyetle yaklaşmak zorunda olmamak oyuncuyu son derece özgür kılıyor.” Bu tavır, Ottinger'in kural tanımaz, hınzır geç dönem üslubuyla örtüşüyor. 21. yüzyıl Viyana'sında geçen hikâye, vampirleri yok edebilecek kadim bir kitabın peşindeki Kontes'i, vejetaryen yeğeni Bubi'den olan biteni bir türlü çözemeyen dedektiflere uzanan absürt bir kadroyla çevreliyor. Berlinale sonrası eleştiriler karışıktı; kimi yazarlar Huppert'i “Dietrich dönemi femme fatale'ini andıran” haliyle överken, mizahın yer yer fazla hafif kaldığını not düştü.

Kan Kontesi'nin uzun sinema hafızası

Ottinger'in başvurduğu figür, dört yüzyıldır beslenen bir efsanenin merkezinde. 1560-1614 yılları arasında yaşayan Macar soylusu Elizabeth Báthory, halk anlatısında genç kızların kanında yıkanarak gençliğini koruyan “Kan Kontesi” olarak yer etti. Oysa tarihçiler bu ayrıntının 17. yüzyıl belgelerinde bulunmadığını, sonradan eklenmiş gotik bir süsleme olduğunu hatırlatıyor. İşkence altında alınan itiraflar ve mülküne göz dikenlerin siyasi hesapları düşünüldüğünde, kurban sayıları ve suçlamaların ölçeği bugün de tartışmalı.

Bu belirsizlik, Báthory'yi sinema için verimli bir zemin yaptı. Hammer yapımı Countess Dracula (1971) onu Ingrid Pitt'le beyazperdeye taşımış, aynı yıl Belçika yapımı Daughters of Darkness'ta Delphine Seyrig kontesi zarif bir cazibeyle canlandırmıştı. Julie Delpy'nin yönettiği ve başrolünü üstlendiği The Countess (2009) ise efsaneyi feminist bir gözle, vampir motiflerinden arındırarak yeniden okumayı denedi. İlginç bir halka da burada beliriyor: Seyrig, Ottinger'in yakın işbirlikçilerinden biriydi. Kontes figürü böylece, Ottinger'in kendi sanatsal çevresinden geçerek bugün Huppert'e ulaşmış oluyor.

Türkiye'den bakış

Vampir efsanesinin Türk görsel kültüründeki karşılığı hiç de uzak değil. Bram Stoker'ın Dracula'sı Türkçeye erken girdi: Ali Rıza Seyfi, 1928'de romanı Kazıklı Voyvoda adıyla uyarladı ve kont figürünü Osmanlı hafızasındaki Vlad Tepeş, yani Kazıklı Voyvoda çağrışımıyla yerlileştirdi. Bu metin, 1953'te Mehmet Muhtar'ın yönettiği Drakula İstanbul'da filmine dönüştü ve dünya sinemasında dişleri gösterilen ilk Drakula'lardan birini İstanbul dekoruna taşıdı. Yani Türk seyircisi, aristokrat vampir imgesini çoktan kendi coğrafyasının korku repertuvarına yerleştirmişti.

Báthory'nin hikâyesi tam da bu noktada Türkiyeli okura tanıdık bir gerilim sunuyor: tarihî gerçek ile efsanenin, belge ile dedikodunun birbirine karışması. Güçlü ve mülk sahibi bir kadının şeytanlaştırılması meselesi, yerli tarih anlatılarındaki benzer figürleri de akla getiriyor. Görsel kültür açısından bakıldığında, Ottinger'in solgun yüz, koyu dudak ve tekinsiz zarafet üzerine kurulu estetiği, ekspresyonist korku afişlerinin ve film noir posterlerinin keskin ışık gölge dilini hatırlatıyor. Bu ikonografi, metal baskı ve poster kültüründe hâlâ güçlü bir çekim alanı. Huppert'in soğuk bakışıyla Báthory efsanesinin buluşması, korku ile şıklığı aynı karede tutan bu uzun görsel geleneğin güncel bir halkası olarak okunabilir.

İlgili Yazılar