Ana içeriğe geç

Sinopale 20. yılında: Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi ile denizi dinleyen bienal

Anadolu'nun ilk bienali Sinopale, 10. edisyonunda denizi bir bilgi kaynağı olarak ele alıyor. Eserleri imece usulüyle Sinop'ta üreten bienal 15 Kasım 2026'ya kadar sürüyor.

Erdem Kılıç4 dk okuma
Sinopale 20. yılında: Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi ile denizi dinleyen bienal (Görsel: Artdog Istanbul)
Sinopale 20. yılında: Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi ile denizi dinleyen bienal (Görsel: Artdog Istanbul)

Sinop'ta 2006'da başlayan bir deneme bugün 20. yılına ulaştı. Anadolu'nun ilk bienali olarak bilinen Uluslararası Sinop Bienali Sinopale, 10. edisyonunu Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi başlığıyla düzenliyor. Başlık Sinoplu bir balıkçının sözünden geliyor. Üretim süreci 2 Eylül'de başladı. Ana sergi ise 25 Eylül'de Sinop Askeri Gazino Binası'nda açıldı. Bienal, kentin farklı noktalarına yayılan programıyla 15 Kasım 2026'ya kadar sürecek. Duyurulara göre tüm etkinlikler ücretsiz ve kayıt gerektirmiyor.

İmeceyle büyüyen bir bienal

Sinopale'yi pek çok bienalden ayıran şey, sanatı nasıl ürettiği. Bienal, İstanbul merkezli Avrupa Kültür Derneği ile Sinop Sürdürülebilir Kalkınma Derneği tarafından düzenleniyor. İlk edisyondan beri katılımcı ve sürece dayalı bir model izliyor. Sanatçılar hazır eserlerini getirip asmıyor. Sinop'a geliyor, birkaç hafta boyunca yerel zanaatkârlar, gönüllüler ve kent topluluklarıyla birlikte çalışıyor ve işlerini orada üretiyor. Bienalin kendi tanımında bu yöntemin adı imece.

Küratörlük yapısı da aynı yatay anlayışla kurulmuş. Sinopale tek bir baş küratör atamak yerine birlikte çalışan bir ekip tercih ediyor. Bu edisyonun küratöryel ekibinde Deniz Kırkalı, Mariam Natroshvili, Marina Fokidis ve bienalin kurucusu T. Melih Görgün yer alıyor. Önceki edisyon da aynı modelle çalışmıştı. 2024'teki Sinopale 9, Tükenmeden Önce: Yeni Değerler Evreni başlığıyla ekoloji, döngüsellik ve sürdürülebilirlik üzerine kurulmuş, 30'dan fazla sanatçı işlerini Sinoplu zanaatkârlarla birlikte üretmişti. Bu açıdan 10. edisyondaki deniz ve ekoloji vurgusu bir kopuş değil, bir süreklilik.

Deniz, aklın bilemediğini bilir mi?

Küratöryel metni Deniz Kırkalı yazdı. Metin, bölgesel istikrarsızlık, iklim krizi ve yapay zekânın bilgi üretimine etkisi gibi gelişmelerin damgasını vurduğu bir dönemde rasyonel düşüncenin tek başına yetmediği fikrinden yola çıkıyor. Bienalin temel sorusu da bu: Deniz, aklın tek başına bilemeyeceği neleri bilir?

Metnin öne çıkardığı kavramlardan biri attentivity, yani dikkatlilik. Kırkalı, dikkatin giderek ekonomik bir değere dönüştüğü bugünün dünyasında bu kavramı henüz kavrayamadığımız şeylere açık kalmanın bir yolu olarak öneriyor. Balıkçılar, hayvanlar, bitkiler, rüzgâr ve mimari bu çerçevede sanatın arka planı olarak görülmüyor. Sürecin ortakları, hatta öğretmenleri olarak ele alınıyor.

Katılımcı listesinde 23 sanatçı ve inisiyatif var. Bunlar arasında Ali Kazma, Tanja Ostojić, Ayesha Hameed, Angelo Plessas, Paloma Proudfoot, Collective MASI ve Fisherwxmen de bulunuyor. Duyurulara göre katılımcılar 12 ülkeden geliyor ve Gürcistan, Kazakistan, Güney Kore ve Venezuela gibi coğrafyalarla Avrupa merkezli çağdaş sanat dolaşımının dışına çıkmak amaçlanıyor. Listedeki bazı isimlerin uluslararası geçmişi dikkat çekiyor. Ali Kazma, 2013'te 55. Venedik Bienali'nde Türkiye Pavyonu'nu Resistance video dizisiyle temsil etmişti. Bu çalışmada bedenin fiziksel ve mekânsal çevresiyle ilişkisini inceliyordu. Sırp sanatçı Tanja Ostojić ise sınırlar, vize rejimleri ve göç üzerine yaptığı performanslarla, özellikle Looking for a Husband with EU Passport projesiyle tanınıyor. Ana sergiye ek olarak performanslar, film gösterimleri ve atölyeler Hal Sinop Buluşma Merkezi, Sabahattin Ali Kültür Merkezi ve Mimarlar Odası binası gibi mekânlara yayılıyor.

Tuna'dan Karadeniz'e bir dinleme pratiği

Paralel programın en kapsamlı ayaklarından biri What Waters Remember (Suyun Hatırladıkları). Viyana İklim Bienali ve Brunnenpassage iş birliğiyle hazırlanan projeyi Çiğdem Borucu, Susana Ojeda ve Zuzana Ernst yürütüyor. Mayıs ayında Viyana'da başlayan ilk aşama, Brunnenmarkt bölgesinin altındaki yeraltı sularına ve İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma bir sığınağın tarihine odaklanmıştı. Sinop'taki ikinci aşamada ise Karadeniz'in ritimleri, hikâyeleri ve ekolojik gerçeklikleri ele alınıyor. Tuna Nehri'nden alınan su da iki coğrafya arasında bir karşılaşma jesti olarak Sinop'a taşınıyor.

Projenin merkezinde "derin dinleme" (deep listening) var. Yürütücüler bu yöntemi unutmaya karşı direnmenin ve sessizleştirilmiş sesleri duyulur kılmanın bir yolu olarak tanımlıyor. Programa Akliman ve Hamsilos'ta katılıma açık dinleme atölyeleri ve Şehir Kulübü'ne uzanan Collective Walk with Waters yürüyüşü de dahil. Toplanan sesler, hikâyeler ve bedensel deneyimler projenin ortak arşivinde biriktiriliyor.

Türkiye'den bakış

Türkiye'de bienal denince akla önce İstanbul geliyor. Sinopale'nin 20 yılda kanıtladığı şey ise uluslararası bir sanat etkinliğinin metropol dışında da sürdürülebilir olduğu. Üstelik bunu kenti bir dekor gibi kullanmadan, kentin kendi bilgisine yaslanarak yapıyor. Bienalin model olarak benimsediği imece, Anadolu köylerinde hasattan ev yapımına kadar ortak işlerde yaşayan bir dayanışma biçimi. Bu kavramın çağdaş sanatın üretim yöntemine dönüşmesi, Türk görsel kültüründe sanatçı ile zanaatkâr arasındaki eski ayrımı da sorguluyor.

Sinop'un hafızası da bu tartışmaya katman ekliyor. Kentin tarihi cezaevi uzun yıllar sürgün ve tutsaklıkla anıldı. Sabahattin Ali, 1932-1933 yıllarında burada tutukluyken "Aldırma Gönül" adıyla bilinen şiirini ve Duvar öyküsünü yazdı. Bu edisyonun etkinlik mekânlarından birinin onun adını taşıması tesadüf değil. Bir zamanlar duvarların arkasından denize bakan yazarın kentinde bugün sanatçılar denizi dinlemeye çağrılıyor.

Balıkçının sözü de yerel bir bilgiye işaret ediyor. Karadenizli balıkçıların havayı, akıntıyı ve rüzgârı okuma becerisi kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarıldı. Poyraz, karayel ya da lodos gibi rüzgâr adları bu birikimin dildeki izleri. Sinopale'nin önerdiği "dikkatlilik", aslında bu kıyılarda yüzyıllardır yaşayan bir bilgi biçimini çağdaş sanatın diline taşıma denemesi olarak okunabilir.

İlgili Yazılar