Yoko Ono'nun katılımcı sanatı Sakıp Sabancı Müzesi'nde: İçses ve İçyapı
Sakıp Sabancı Müzesi, Yoko Ono'nun yetmiş yılı aşan üretiminden 67 işi "İçses ve İçyapı" başlığıyla bir araya getiriyor. Sergi, izleyiciyi seyretmekten çok hayal etmeye, katılmaya ve haykırmaya çağırıyor.
Sakıp Sabancı Müzesi'nin bu yaz açtığı sergi, yirminci yüzyılın en çok tartışılan ve çoğu zaman en yanlış anlaşılan sanatçılarından birini merkeze alıyor. "Yoko Ono: İçses ve İçyapı" başlıklı seçki, sanatçının yetmiş yılı aşan üretiminden derlenen 67 işi bir araya getiriyor ve izleyiciyi seyretmekten çok katılmaya davet ediyor. Sergi 25 Haziran 2026'da açıldı, 27 Aralık'a dek görülebiliyor. Adını Ono'nun 1964'te ortaya attığı iki kavramdan alıyor: içses ve içyapı. Bu iki sözcük sanatçının bütün pratiğini özetliyor aslında, çünkü Ono için sanat duvarda asılı duran bir nesne değil, izleyicinin zihninde ve bedeninde tamamlanan bir olay.
Talimatla yapılan sanat
Ono'nun en bilinen katkısı, "talimat işleri" diye anılan yaklaşım. 1964'te yayımladığı Grapefruit adlı kitabında topladığı bu kısa metinler, izleyiciye ne yapacağını söyleyen birer reçete gibi. Voice Piece for Soprano bunun en çarpıcı örneği: çığlık at, önce rüzgâra karşı, sonra duvara karşı, en sonunda gökyüzüne karşı. Serginin izleyiciyi "haykırmaya" çağırması tam da bu damardan geliyor. Aynı mantık, ziyaretçilerin dileklerini yazıp dallara bağladığı Wish Tree'de ya da kırık parçaları birlikte onarma jestine dayanan işlerinde de sürüyor. Serginin küratörlerinden Connor Monahan, seçkinin kronolojik bir anlatı yerine farklı dönemlerden işler arasında kurulan diyaloğa odaklandığını belirtiyor.
Sergideki işler arasında Cut Piece'in performans belgeleri, Instruction Paintings serisi, Sky Ladders, Invisible Flags ve Washington Sky Television for Washington da yer alıyor. 1964'te Kyoto'da ilk kez sahnelenen Cut Piece'te Ono sessizce oturup izleyicilerden kıyafetini makasla kesmelerini istemişti. İş bugün hâlâ toplumsal cinsiyet, güç ve kırılganlık üzerine en çok konuşulan performanslardan biri.
Fluxus'tan barış aktivizmine
1933'te Tokyo'da varlıklı bir ailenin kızı olarak doğan Ono, Gakushuin Üniversitesi'nde felsefe okuyan ilk kadın öğrenci oldu, ardından ailesiyle New York'a taşındı. 1960'ların başında oyunu, rastlantıyı ve gündelik jesti sanatın merkezine koyan Fluxus çevresinin öncülerinden biriydi. Kavramsal sanatın da erken isimlerinden sayılıyor, çünkü nesneden çok fikri, biçimden çok deneyimi önemsedi.
Sanatçının geniş kitlelerce tanınması büyük ölçüde John Lennon'la ortak yürüttüğü barış eylemlerinden geliyor. 1969'daki Bed-in for Peace, Give Peace a Chance ve dünya kentlerine asılan War Is Over (If You Want It) afişleri, sanatı bir kampanya diline dönüştürdü. Yine de bu popülerlik, Ono'nun Lennon'dan önce gelen ve ondan bağımsız süren sağlam sanatçı kimliğini uzun süre gölgede bıraktı. İstanbul sergisi, tam da bu dengesizliği düzeltmeye çalışan son yılların uluslararası ilgisiyle aynı hatta duruyor, benzer kapsamlı retrospektifler yakın dönemde Tate Modern gibi kurumlarda da düzenlendi.
Sergi, Ono'nun stüdyosu Studio One, İspanya'daki MUSAC ve SSM'nin ortak üretimi. İstanbul'a gelmeden önce León'da gösterildi ve Türkiye ayağı Akbank desteğiyle gerçekleşiyor. Kataloğa katkı sunan isimler arasında Türk sanat tarihçisi Ahu Antmen de bulunuyor.
Türkiye'den bakış
Ono'nun Wish Tree'si Türkiyeli izleyiciye hiç de yabancı gelmeyecek. Sanatçı bu işi, Japon tapınaklarında dileklerin kâğıtlara yazılıp bağlandığı gelenekten türetmişti. Oysa aynı jest, Anadolu'nun dört bir yanındaki dilek ağaçlarında, türbe avlularındaki bez bağlama âdetinde yüzyıllardır yaşıyor. Bir dileği bir dala emanet etme fikri burada folklorik bir hafızanın parçası. Bu yüzden Ono'nun katılımcı sanatı, Batılı bir avangart deney olmaktan çok tanıdık bir ritüelin çağdaş sanata taşınmış hali gibi de okunabilir.
Kavramsal ve katılımcı sanatın Türkiye'deki kökleri de sanıldığından eski. 1970'lerden itibaren Şükrü Aysan, Füsun Onur, Gülsün Karamustafa, Ayşe Erkmen ve Sarkis gibi isimler, nesneden çok fikri ve izleyiciyle kurulan ilişkiyi öne çıkaran işler ürettiler. İstanbul Bienali de yıllardır bu damarı besliyor. Ono'nun talimat işleri bu yerli birikimle yan yana düşünüldüğünde, sanat yapmak için sanatçı olmanın şart olmadığı fikrinin ne kadar geniş bir zemine yayıldığı görülüyor. SSM'deki sergi bu yüzden bir usta profilinden çok, ziyaretçinin kendi payına düşeni üstlenmesini bekleyen açık bir çağrı olarak duruyor.


