Ana içeriğe geç

Ugo Rondinone İstanbul'da: Neon dağlar ve güneşin döngüsü Dirimart'ta

İsviçre doğumlu, New York'ta yaşayan Ugo Rondinone, İstanbul'daki ilk kişisel sergisi the sun and the mountain ile Dirimart Dolapdere'de. Sergi, mountain serisinden yirmi heykeli ve gün doğumu ile gün batımını konu alan on dört suluboyayı 8 Kasım'a kadar bir araya getiriyor.

Erdem Kılıç4 dk okuma
Ugo Rondinone İstanbul'da: Neon dağlar ve güneşin döngüsü Dirimart'ta (Görsel: Unlimited)
Ugo Rondinone İstanbul'da: Neon dağlar ve güneşin döngüsü Dirimart'ta (Görsel: Unlimited)

Ugo Rondinone'nin İstanbul'daki ilk kişisel sergisi the sun and the mountain, 2 Eylül'den bu yana Dirimart Dolapdere'de görülebiliyor ve 8 Kasım 2026'ya kadar açık kalacak. Sergi, sanatçının bilinen mountain serisinden yirmi yeni heykeli, gün doğumu ve gün batımını konu alan on dört suluboyayla aynı mekânda buluşturuyor. Galerinin tanımına göre amaç, mekânı doğanın döngülerine dair ortak insani deneyimler üzerine düşünülecek bir tefekkür alanına çevirmek.

Sergi vesilesiyle Unlimited'den Merve Akar Akgün'e konuşan Rondinone, izleyiciden bir yorum beklemediğini açıkça söylüyor: "Anlaşılabilirlik gibi bir derdim yok. İnsanlar bana bir işi anlamadıklarını söylediklerinde onlara, 'Güzel, o zaman sadece bakın,' diyorum."

Brunnen'den Nevada çölüne

Rondinone 1964'te İsviçre'nin göl kıyısındaki kasabası Brunnen'de, İtalyan bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Viyana'daki Hochschule für Angewandte Kunst'ta eğitim aldı, 2007'de 52. Venedik Bienali'nde İsviçre'yi temsil etti ve uzun süredir New York'ta yaşıyor. Röportajda çocukluğunun Brunnen ile ailesinin memleketi, taş evleri ve mağaralarıyla bilinen Matera arasında geçtiğini anlatıyor. Taşla, dağla ve ışıkla kurduğu ilişkiyi anlamak için bu iki coğrafya iyi bir başlangıç noktası.

Sanatçının geniş kitlelerce tanınmasını sağlayan iş, 2016'da Las Vegas'ın güneyinde, Ivanpah Vadisi'nde açılan Seven Magic Mountains oldu. Nevada Museum of Art ve Art Production Fund'ın desteğiyle gerçekleştirilen yerleştirme, bölgeden çıkarılmış kireçtaşı kayaların üst üste dizilmesiyle oluşan, her biri yaklaşık 9-10 metre yüksekliğinde yedi kuleden oluşuyor. Her taş farklı bir floresan renge boyanmış durumda. Başlangıçta iki yıllığına planlanan eserin süresi defalarca uzatıldı ve 2026 sonuna kadar yerinde kalması öngörülüyor. Proje, Jean Tinguely ve Michael Heizer'in de çalıştığı Jean Dry Lake'e yakın konumuyla arazi sanatı tarihine doğrudan bir gönderme olarak da okunuyor.

Bundan üç yıl önce, 2013'te Public Art Fund ile Rockefeller Plaza'ya yerleştirdiği Human Nature ise kuzey Pennsylvania'dan getirilen ham mavi taş bloklarından oluşan, 5-6 metre yüksekliğinde dokuz dev figürden oluşuyordu. Rondinone o dönem Manhattan'ın ortasına, yüksek teknolojinin karşıtı olarak "daha ilkel" ve insanı yavaşlatan bir şey getirmek istediğini söylemişti. Unlimited'deki söyleşi de bu yavaşlık fikrini merkeze alıyor: sanatçıya göre şiir ve sanat zamanı yavaşlatıp genişletiyor ve hiçbir şey bütünüyle bitmiş sayılmıyor.

Gökkuşağından palyaçolara: bir ışık sanatçısı

Rondinone'nin kamusal alandaki serüveni taştan önce neonla başladı. Söyleşide ilk kamusal heykelinin 1997 tarihli gökkuşağı yazısı cry me a river olduğunu, AIDS krizinin bir kuşağı derinden etkilediği yıllarda eşcinsel bir erkek olarak görünür olmak istediğini anlatıyor. Gökkuşağı onun için hem topluluğun simgesi hem de herkese açık, evrensel bir imge. New Museum cephesindeki Hell, Yes! ya da 1999 tarihli where do we go from here? gibi neon işler, reklam dilinin parlaklığını ödünç alırken altında bir melankoli taşıyordu.

Sanatçı kendini "ışık sanatçısı" olarak tanımlıyor ve kamusal sanatın demokratik yanını vurguluyor: eserle karşılaşmak için bilet almak ya da güncel sanat bilgisine sahip olmak gerekmiyor. Rotterdam'daki Museum Boijmans van Beuningen'de 2016'da gösterilen, uyumak ya da nefes almak gibi gündelik eylemleri yapan palyaço figürlerinden oluşan vocabulary of solitude ise aynı yalınlığın daha içe dönük bir versiyonu.

Dolapdere'deki karşılaşma

Dirimart'taki sergi, bu uzun pratiğin yoğunlaştırılmış bir özeti gibi. Mountain heykelleri, yapıştırıcı kullanılmadan dengelenmiş taşları floresan pembe, elektrik mavisi ya da parlak turuncuyla boyayarak doğal formu yapay bir renk paletiyle buluşturuyor. Suluboyalar ise gökyüzü, deniz ve ufuk çizgisine indirgenmiş sade manzaralar sunuyor. Biri ağır, kalıcı ve dikey; diğeri hafif, geçici ve yatay. Sergi adındaki güneş ile dağ, bu iki zaman ölçeğinin karşılıklı konumunu özetliyor: jeolojik zamanın yavaşlığı ile her gün tekrarlanan ama hiçbir zaman aynı olmayan ışık anı.

Türkiye'den bakış

Rondinone'nin üst üste dizilmiş taşları Türkiyeli izleyiciye hiç de yabancı gelmeyecek bir jesti çağırıyor. Anadolu'da dağ yollarında, yayla geçitlerinde ve ziyaret yerlerinin çevresinde dilek tutarak taş üstüne taş koyma alışkanlığı hâlâ yaygın. Yol gösteren, bir yere uğranıldığını kaydeden bu küçük yığınlar anonim, kolektif ve geçici yapılar. Rondinone'nin anıtları da tam bu dili büyütüyor: tek bir kahramanı yüceltmek yerine herkesin tanıdığı bir formu kullanıyor. Kapadokya'nın peri bacaları ise doğanın kendi "üst üste dizilmiş" heykellerini hatırlatarak, sanatçının Matera'daki mağara evlerle kurduğu çocukluk bağına Anadolu'dan bir karşılık sunuyor.

Serginin Dolapdere'de açılması da ayrıca anlamlı. Sanayi atölyeleri ve gündelik kent trafiğiyle iç içe bir bölgede, floresan renkli taşların yarattığı yapaylık ile doğallık gerilimi daha keskin hissediliyor. Türkiye'de kamusal heykelin çoğunlukla resmi anıt geleneği içinde düşünüldüğü göz önüne alındığında, Rondinone'nin buyurgan olmayan, izleyiciden bilgi talep etmeyen anıt anlayışı yerli tartışmalar için de verimli bir soru bırakıyor: Kentte bir heykel, bir şeyi anlatmak yerine yalnızca bakılmak ve birlikte durulmak için var olabilir mi?

İlgili Yazılar