Ana içeriğe geç

Aleksander Gierymski'nin Venedik'i: Işığın Peşindeki Polonyalı Realist

Polonya realizminin ve ışık deneylerinin öncüsü Aleksander Gierymski, ömrünün son yıllarını İtalya'nın taş kentlerinde geçirdi. Varşova Ulusal Müzesi'ndeki Venedik manzarası, bu yalnız geç dönemin izini taşıyor.

Erdem Kılıç3 dk okuma
Aleksander Gierymski'nin Venedik'i: Işığın Peşindeki Polonyalı Realist (Görsel: İstanbul Sanat Evi)
Aleksander Gierymski'nin Venedik'i: Işığın Peşindeki Polonyalı Realist (Görsel: İstanbul Sanat Evi)

Varşova Ulusal Müzesi'nin koleksiyonunda yer alan bir Venedik manzarası, ilk bakışta sakin bir su kenti tasviri gibi görünür. Oysa bu çalışma, Polonya resminin en yalnız ve en ısrarlı ışık avcılarından biri olan Aleksander Gierymski'nin sanat yolculuğunun son durağına işaret eder. Gierymski ömrünün büyük bölümünü ülkesi dışında, Münih'te, Roma'da, Paris'te ve nihayet İtalya'nın taş meydanlarında geçirdi. Venedik onun için hem bir manzara hem de bir sığınaktı.

Işığın peşinde bir Polonyalı realist

1850'de Varşova'da doğan Gierymski, kendisi de ressam olan ağabeyi Maksymilian'ın izinde ilerledi. 1868-1872 arasında Münih Güzel Sanatlar Akademisi'nde okudu ve altın madalyayla mezun oldu. Erken döneminde İtalya'ya gitti, Roma'da "Roman Inn" ve "Morra Game" gibi ilk dikkat çeken işlerini üretti. Ama onu ayrı bir yere koyan çalışma, 1882 tarihli "In the Arbour" oldu. Bu tablo, henüz Paris'i görmemiş ve Fransız empresyonistlerinin eserlerine dair elle tutulur bir teması bulunmayan bir ressamın, ışığı ve rengi neredeyse onlarla eşzamanlı biçimde çözümlediğini gösteriyordu.

Gierymski bir realist olarak yola çıktı, ama Polonya resminde lüminizmin, yani ışığın tuval üzerindeki davranışını inceleyen yaklaşımın öncülerinden sayılır. Varşova'daki verimli yıllarında "Wędrowiec" dergisi çevresindeki pozitivist yazarlarla yakınlaştı. Powiśle ve Eski Kent'in yoksul mahallelerine baktı: "Jewess with Oranges", "The Feast of Trumpets" ve "Sandblasters" gibi işlerinde sıradan insanların hayatını sabırla resmetti. Bu eserler kendi döneminde Polonya'da yeterince anlaşılmadı, çoğu zaman soğuk karşılandı.

Son yıllar: Venedik, Verona ve Roma

1888'de ülkesinden ayrılan Gierymski, Almanya ve Fransa'da çalıştı, gece sahnelerine ve manzaralara yöneldi. "Paris Opera at Night" gibi işlerinde yapay ışığın tuvale nasıl döküldüğünü araştırdı. 1893-1895 arasında Polonya'ya kısa bir dönüş yaptı, ardından kalıcı olarak İtalya'ya yerleşti. Ömrünün son yıllarında San Marco Bazilikası'nın içini, Roma'daki Piazza del Popolo'yu ve Verona'nın meydanlarını resmetti. Venedik manzarası da tam bu geç döneme, ressamın Avrupa'nın bir ucundan diğerine sürüklendiği bu son evreye aittir. Bu işlerin tarihlendirilmesinde kaynaklar arasında farklılıklar bulunduğu için burada kesin bir yıl vermekten kaçınıyoruz.

Hikâyenin sonu hüzünlüdür. Gierymski hayatının son dönemini Roma'da Via della Lungara'daki bir akıl hastanesinde geçirdi ve 1901 Mart'ının ilk günlerinde orada öldü. Campo Verano Mezarlığı'na defnedildi. Sağlığında hak ettiği değeri göremeyen ressamın ünü, ölümünden sonra istikrarla yükseldi.

Bugün Gierymski'nin adı Polonya için yalnızca estetik değil, bir hafıza meselesidir. En bilinen tablosu "Jewess with Oranges", İkinci Dünya Savaşı sırasında çalındı, uzun yıllar kayıp sayıldı, 2010'da Almanya'da ortaya çıktı ve 2011'de Varşova Ulusal Müzesi'ne geri döndü. Kapsamlı bir restorasyonun ardından müzenin simgelerinden biri hâline geldi. Venedik manzarasının da içinde bulunduğu bu koleksiyon, bir ressamın dağınık ömrünü tek bir çatı altında toplama çabasıdır.

Türkiye'den bakış

Gierymski'nin Venedik'i, Türkiyeli okur için uzak bir hikâye değil. Venedik ile bu coğrafya arasında yüzyıllara yayılan bir görsel alışveriş var: Gentile Bellini'nin İstanbul'a gelip II. Mehmed'in portresini yapması, su kentinin Osmanlı hayal dünyasındaki yeri, birbirine bakan iki liman kentinin ışığı. İstanbul da tıpkı Venedik gibi suyun üzerine kurulu, ışığın nemle yumuşadığı bir kent olarak ressamları kendine çağırmıştır.

Daha doğrudan bir bağ da var. Gierymski'nin kuşağı, Polonya'nın haritadan silindiği, aydınlarının sürgüne çıktığı bir dönemin çocuğuydu. Aynı yıllarda İstanbul'un hemen yanı başında, 1842'de Polonyalı göçmenlerin kurduğu Polonezköy, iki halkın kaderini birbirine bağlamıştı. Öte yandan Gierymski'nin ışıkla kurduğu ilişki, Türk resmindeki bir dönüşümü de hatırlatır: Paris'ten dönen ve empresyonizmin ışık anlayışını Türkiye'ye taşıyan 1914 Kuşağı ressamları. İbrahim Çallı, Nazmi Ziya Güran ve Hikmet Onat gibi isimler, tıpkı Gierymski gibi, akademik gerçekçilik ile açık havanın titreşen ışığı arasında bir yol aradılar. Avrupa'nın sanat merkezlerinden uzakta, ışığı yerelin gözüyle yeniden keşfeden bu çabalar, Gierymski'nin Venedik'iyle aynı ailedendir.

İlgili Yazılar