Anakonda ve Diğer Öyküler: Quiroga'nın yaşayan ormanı Türkçede
Latin Amerika öykücülüğünün ustası Horacio Quiroga, İletişim Yayınları'nın yeni derlemesiyle Türkçede. Ormanı belleği olan bir varlık olarak kuran yazarın dünyasına bakıyoruz.

Latin Amerika kısa öykücülüğünün kurucu isimlerinden Horacio Quiroga, İletişim Yayınları'nın Dünya Edebiyatı dizisinden çıkan “Anakonda ve Diğer Öyküler” ile Türkçe okurla buluştu. Şair ve çevirmen Tozan Alkan ile Özge Cengiz'in birlikte hazırladığı 108 sayfalık ince derleme, yazarın en bilinen izleğini merkeze alıyor: insanın yıkıcılığı karşısında tabiatın direnci. Sanat Kritik'te Ali Bulunmaz'ın da altını çizdiği gibi, Quiroga'nın kaleminde orman bir dekor değil, belleği ve iradesi olan bir varlık.
Faciayla örülü bir hayat
1878'de Uruguay'ın Salto kentinde doğan Quiroga'nın yaşamı, öykülerindeki ölüm atmosferini aratmayacak kadar karanlıktı. Henüz bebekken babasını bir av kazasında, ardından üvey babasını intiharla yitirdi; gençliğinde en yakın arkadaşını silahla kazara vurdu; ilk eşi Ana María Cires 1915'te intihar etti. Yazarın kendisi de 1937'de, prostat kanseri teşhisinin ardından yaşamına son verdi.
Onu ormana bağlayan yol 1903'te açıldı. Şair Leopoldo Lugones'e fotoğrafçı olarak eşlik edip Arjantin'in Misiones bölgesindeki Cizvit yıkıntılarını belgelemeye gittiğinde, o yoğun ve karanlık coğrafyaya tutuldu, bir daha da kopamadı. Misiones'in kızıl toprakları ve ölümle burun buruna gündelik yaşamı, “Cuentos de amor, de locura y de muerte” (1917) ile çocuklar için yazdığı “Cuentos de la selva” (1918) gibi kitapların damarını oluşturdu.
Quiroga'nın ustalığı tesadüf değildi. Edgar Allan Poe, Rudyard Kipling, Guy de Maupassant ve Çehov'u kendine pusula edinen yazar, kısa öykünün kurallarını “Decálogo del perfecto cuentista” başlıklı metninde damıtmıştı. Modernizmin biçim terbiyesiyle işe başlayıp criollismo denen yerli gerçekçiliğe evrilen kalemi, bugün pek çok eleştirmence büyülü gerçekçiliğin habercisi sayılıyor.
Yılanların kurultayı, insanın aynası
Derlemeye adını veren “Anaconda” (1921), bu evrenin en çarpıcı örneklerinden. Öykü olayları insan telaşından değil, yılanların gözünden anlatır. Lanceolada adlı bir engerek insanın gelişini haber verir; zehir toplamak için yılan yakalayan bir serum enstitüsünün tehdidi karşısında türler bir Yılanlar Kurulu'nda toplanıp savaş kararı alır. Anakondalar, pitonlar, kobralar ve engerekler ortak bir cephe kurmaya çalışırken, zehirlilerle zehirsizler arasındaki eski rekabet de su yüzüne çıkar.
Buradaki incelik, Quiroga'nın insanı tek boyutlu bir kötü adam olarak çizmemesinde. Öyküdeki enstitü aslında panzehir üretir, yani amacı insan yaşamını kurtarmaktır; ama anlatı bu “ilerlemeyi” doğanın penceresinden gösterince, ormanı talan eden aletler, palalar ve katırlarla gelen kalabalık bambaşka bir yüz kazanır. Yaşamak her canlının hakkıysa, insanın o hakkı çiğneme iştahı ile tabiatın kendini savunma refleksi arasındaki gerilim kitabın asıl konusu haline gelir.
Öykülerdeki hayvanlar hatırlar, izler, kovalar ve karar verir. Bu yönüyle Quiroga, doğayı romantik bir manzaraya indirgemekten de salt bir vahşilik olarak resmetmekten de kaçınır. Onun ormanı aynı anda hem büyüleyici hem dehşet verici, hem sığınak hem tuzaktır.
Türkiye'den bakış
Konuşan, karar veren ve insanı hizaya getiren bir hayvanlar meclisi fikri, Türkçe okur için hiç de yabancı değil. Doğu anlatı geleneğinin taşıyıcısı Kelile ve Dimne'den Şeyhi'nin “Harname”sine uzanan fabl damarında hayvanlar çoktandır insanın adaletini, açgözlülüğünü ve iktidarını yargılar. Quiroga'nın Yılanlar Kurulu'nu okurken bu didaktik mirasın tınısını duymamak zor.
Doğanın bir dekor değil, belleği olan canlı bir özne olarak kurulması ise Türk edebiyatının da güçlü bir hattı. Yaşar Kemal'in Çukurova'sında toprak, kuşlar ve bozkır birer karakterdir; Sait Faik'in öykülerinde insanla hayvan arasındaki sınır incelir; Latife Tekin'de doğa, gerçekle masalın eridiği bir eşiğe dönüşür. Öte yandan Tozan Alkan'ın daha önce Lorca, Machado ve Alfonsina Storni gibi İspanyolca şairleri Türkçeye kazandırmış bir şair oluşu, bu çevirinin dil işçiliğine dair bir ipucu veriyor. Quiroga'nın insan yıkıcılığına karşı tabiatın direnci diye özetlenebilecek izleği, ormansızlaşma ve su tartışmalarının gündemden düşmediği bir ülkede yalnızca edebi değil güncel bir okuma da davet ediyor. Görsel kültürde tropik yaban hayatı, yılan ve gür orman imgeleri, botanik gravür geleneğinden bugünün duvar baskılarına uzanan bir merakı besliyor. Bu ince kitap, o merakın ardındaki asıl soruyu hatırlatıyor: Tabiat, biz onu seyrederken bizi de izliyor olabilir mi?


