Ana içeriğe geç

Aportrait'in Lost Tapes'i: makinenin kusurunda saklı bir hafıza

İstanbul elektronik sahnesinin deneyimli ismi Arman Akıncı, Aportrait projesiyle 26 parçalık Lost Tapes'i yayımladı. Albüm, kusuru bir hata değil, kaydın hafızası olarak dinlemeyi öneriyor.

Erdem Kılıç3 dk okuma
Aportrait'in Lost Tapes'i: makinenin kusurunda saklı bir hafıza (Görsel: Bant Mag)
Aportrait'in Lost Tapes'i: makinenin kusurunda saklı bir hafıza (Görsel: Bant Mag)

İstanbul elektronik müzik sahnesinde uzun süredir aktif olan Arman Akıncı, DJ kabininde biriktirdiği sezgisel yaklaşımı stüdyoya taşıdığı Aportrait projesiyle yeni bir eşiğe geldi. Geçtiğimiz nisan ayında Memoire Affective etiketiyle çıkan Lost Tapes, farklı zamanlarda kaydedilmiş 26 parçayı tek bir anlatı olarak bir araya getiriyor. Akıncı'nın müziği yıllardır aynı meraklardan besleniyor: bir anı olduğu gibi yakalamak, mekânların ve karşılaşmaların izini ham haliyle korumak.

Kabinden stüdyoya taşınan sezgi

Akıncı'nın üretim biçimi, kendi ifadesiyle doğrudan DJ'lik geçmişinden geliyor. Önceden programlanmış bir akışı uygulamak yerine, o an duyduğuna tepki vermeyi tercih ediyor. Stüdyoda da kayda basıp ritmin götürdüğü yönü izliyor, bazı birliktelikleri ilk kez kayıt sırasında duyuyor. Bu yaklaşım aslında yeni değil. Sanatçının 2017'de Kıbrıs merkezli Honest Electronics kolektifi için hazırladığı Home isimli dört parçalık işte de tüm seslerin kendi elinden çıkması, o dönemden bu yana süren bir tutumun habercisiydi. Aradan geçen yıllarda değişen, bu sezginin bir albüm ölçeğinde sınanması oldu.

Akıncı, parçaların tek başına çalışmasından çok birbirleriyle kurdukları ilişkiyle ilgilendiğini söylüyor. Müziğin tek tek parçalar üzerinden tüketildiği bir dönemde, albümü kendi zamanı ve hafızası olan bir bütün olarak savunuyor. Sorduğu soru sade ama iddialı: bir albüm bugün baştan sona nasıl dinlenebilir ve hâlâ anlamlı kalabilir?

Kusuru bir hata değil, kaydın hafızası olarak dinlemek

Lost Tapes'in en belirgin tarafı, temizliğe direnmesi. Akıncı tape hiss'i, distorsiyonu ve anlık miks kararlarını düzeltilecek hatalar olarak değil, o anın doğal izleri olarak görüyor. Ona göre bu sesleri temizlemek yalnızca kaydı değil, kaydın hafızasını da silmek anlamına geliyor. Analog sistemlerin küçük kararsızlıkları müziğe bir gerilim, dolayısıyla duygu katıyor.

Bu tutum, albümü konumlandırdığı geleneği anlamlı kılıyor. Magazine Sixty'nin değerlendirmesinde albüm, hesapsız ve neredeyse serbest akışlı bir ritim kolajı olarak tarif ediliyor, Chicago ve Detroit kulüp kültürünün izleri işaret ediliyor. Bu iki şehrin lo-fi geleneği tesadüf değil. Detroit'in deep house ve sonradan beatdown diye anılan çizgisi, tam da kasetin ve ucuz ekipmanın pürüzlü dokusunu bir imza haline getirmişti. Aportrait, bu mirası taklit etmek yerine kendi coğrafyasında yeniden soruyor.

Bir etiket, bir kolektif

Albümün çıktığı Memoire Affective, İstanbul merkezli ve kendini "müzik ve duygu üzerine çalışmalar" olarak tanımlayan bir etiket. Kataloğunda Anıl Kırkyıldız, Eren Eren ve Salih Topuz gibi yerli isimlerin yanı sıra, Detroit deep house'un öncülerinden Rick Wade da yer alıyor. Yerel bir üretimin, bahsettiği geleneğin usta bir temsilcisiyle aynı çatı altında buluşması, Akıncı'nın söylediklerini pratikte doğruluyor.

Sanatçı, lokal sahneyi bir coğrafya başlığı olarak değil, daha geniş bir dolaşımın parçası olarak görüyor. Onu heyecanlandıran şeyin tekil başarılar değil, benzer merakların farklı insanlarda aynı anda ortaya çıkması olduğunu söylüyor. Küçük plak şirketleri ve kolektifler üzerinden büyüyen bir güven kültürü, ona göre bir sahneyi rekabetten daha çok besliyor.

Türkiye'den bakış

Aportrait'in kusuru bir hafıza olarak savunması, Türkiye'nin görsel ve işitsel belleğinde beklenmedik karşılıklar bulur. Bizim kültürümüzde de en yoğun duygular çoğu zaman pürüzlü yüzeylerden geçerek ulaşmıştır bize: seksenlerin arabesk kaset kültürünün cızırtısı, Yeşilçam kopyalarının aşınmış rengi, radyodan banda alınmış şarkıların yer yer bozulan sesi. Bu "kusurlar" bir eksiklik değil, o anın ve o mekânın parmak iziydi. Analog fotoğrafın grenli dokusu, eski afişlerin soluk mürekkebi, ofset baskının kaymış tramları da aynı duyguyu taşır. Bugün dijitalin steril kusursuzluğuna alışmış bir gözün, bu izlerde neden bir sıcaklık hissettiği tam da buradan gelir.

İstanbul'un bağımsız elektronik sahnesi, son on yılda arkaoda gibi mekânlar ve DIY kolektifler etrafında, tek isimlerden çok dayanışmayla var olmayı seçti. Akıncı'nın "bir sahneyi büyüten şey rekabet değil, güven" cümlesi, bu geleneğin sözle ifadesi gibi okunabilir. Metal baskı ya da poster kültürüyle uğraşan bir okur için buradaki asıl mesele estetiktir: bir imgenin, tıpkı bir kaydın hiss'i gibi, üretildiği anın izini taşıması. Kusuru silmek yerine onu anlatının parçası kılan bir bakış, duvara asılan bir görselden dinlenen bir albüme kadar aynı meseleyi paylaşır. Otantiklik, çoğu zaman cilalanmışlıkta değil, tam da bırakılan izdedir.

İlgili Yazılar