Ana içeriğe geç

Avni Arbaş ve "Kendi Resmini Yapmak": Altmış Yıllık Bir Ressamlığın Arşivi

Millî Reasürans Sanat Galerisi'nin 1998'de düzenlediği "Retrospektif 98" sergisi, Argonotlar'daki yazı dizisiyle yeniden gündemde. Bu sergi, Avni Arbaş'ın akımlara değil kendi resmine bağlı kalan altmış yıllık üretimini belgeliyor.

Erdem Kılıç3 dk okuma
Avni Arbaş ve "Kendi Resmini Yapmak": Altmış Yıllık Bir Ressamlığın Arşivi (Görsel: Argonotlar)
Avni Arbaş ve "Kendi Resmini Yapmak": Altmış Yıllık Bir Ressamlığın Arşivi (Görsel: Argonotlar)

Türk resminin figüratif damarını en inatçı biçimde savunan isimlerden Avni Arbaş, Argonotlar'ın Millî Reasürans Sanat Galerisi arşivine ayırdığı yazı dizisinin yeni konuğu oldu. Dizide yeniden yayımlanan metin, Murat Ural'ın 1998'deki "Retrospektif 98" sergisi için yazdığı katalog yazısı. 5 Mayıs ile 7 Haziran 1998 arasında açık kalan sergi, sanatçının altmış yıllık üretimini ilk kez bu kapsamda bir araya getirmişti. Galeri arşivinde sergi, Arbaş'ın kendi sözlerinden alınan "Kendime Hep Sadık Kaldım" başlığıyla da anılıyor. Metnin yeniden dolaşıma girmesi anlamlı bir tarihe de denk geliyor: Arbaş, 16 Ekim 2003'te İzmir'de 84 yaşında hayatını kaybetmişti.

Lévy atölyesinden Paris'e

1919'da İstanbul'da doğan Arbaş'ın resimle ilişkisi aile içinde başladı. Kuvayi Milliye subaylarından olan babası Mehmet Nuri Bey aynı zamanda resim yapıyordu ve oğlunun ilk hocası oldu. Galatasaray Lisesi yıllarında okul çıkışı Akademi'nin "Akşam Atölyesi"ne giden genç ressam, 1937'de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne kaydoldu. Önce İbrahim Çallı atölyesinde çalıştı, ardından Léopold Lévy'nin öğrencisi oldu.

1946'da Fransız hükümetinin bursuyla Paris'e gitti ve yaklaşık otuz yıl orada kaldı. Bu dönemde Paris başta olmak üzere Avrupa'nın çeşitli kentlerinde sergiler açtı. Ancak Paris yılları yalnızca sanatsal bir olgunlaşma dönemi değildi. Askerlik hizmetini tamamlamadığı gerekçesiyle 1964'te Türk vatandaşlığından çıkarılan Arbaş, uzun süre vatansız yaşadı. 1970'lerin ortasında özel izinle Türkiye'ye döndü ve uzun uğraşların ardından vatandaşlığını yeniden kazandı. Sonraki yıllarını İstanbul'da Asmalımescit ile Foça arasında geçirdi.

Akımlara açık, akımlara bağlı değil

Murat Ural'ın metninin çıkış noktası, Arbaş'ın sanat akımları karşısındaki tutumu. Sanatçının sözleri bu tavrı açıkça özetliyor: "Bir takım akımlar geliyor, gidiyor. Bir sanatçı bunlara gözlerini kapatamaz. Ben de kapatmıyorum. Hepsinin verdiği, verebileceği şeyler var. Ama bunları alabilmeniz için önce kendi resminizi yapmanız lazım."

Ural, bu yaklaşımın yaygın bir anlayışı tersine çevirdiğini vurguluyor. Önce bir akımdan esinlenip sonra kendi diline ulaşmak yerine, Arbaş kendi dilini önceliyor ve akımlardan ancak bu temel üzerinde yararlanıyor. Metne göre bu düşünce 1998'de ortaya çıkmış değil. Sanatçı benzer görüşleri, soyut sanatın Türkiye'de en etkili olduğu yıllarda, 1963'te Sabahattin Batur'la yaptığı söyleşide de dile getirmişti.

Ural, Arbaş'ın konumunu 20. yüzyıl sanatının büyük gerilimleri içinde okuyor: gelenekçilik ile yenilikçilik, ulusallık ile evrensellik, içerik ile biçim. Türkiye özelinde bu gerilimlerin düğümlendiği yerin Doğu-Batı ilişkisi olduğunu hatırlatıyor. Bedri Rahmi Eyüboğlu da arkadaşı için şunu yazmıştı: Avni konularını "boya kutusunda değil yüreğinde ve kafasında" taşır.

Atlar, deniz ve tarihsel bellek

Arbaş'ın resminde figür, portre, Boğaz, balıkçılar ve deniz sürekli dönen temalar. Ancak en çok tanınan işleri, 1960'lar ve 1970'lerde ürettiği Kuvayi Milliye atları dizisi. Süvari subayı bir babanın oğlu olan sanatçı için bu atlar, çocukluk belleğiyle ulusal tarihin kesiştiği bir imgeydi. Nâzım Hikmet, bu resimlerden etkilenerek "Avni'nin Atları" şiirini yazdı. Arbaş ise ilerleyen yıllarda şairin "Kurtuluş Savaşı Destanı"ndan yola çıkan bir resim dizisi üretti. Böylece resim ile şiir arasında iki yönlü bir ilişki kuruldu.

Sergi kitabı Millî Reasürans tarafından yayımlandı. Küratörlüğünü Amelié Edgü ve Ertan Mestçi üstlendi, yardımcı küratör Meral Bekar Gürbüz'dü. Grafik tasarım Esen Karol'a, fotoğraflar Reha Arcan'a ait. Kitap bugün hem sanatçının üretimini hem de dönemin sergi anlayışını belgeleyen bir arşiv kaynağı olarak duruyor.

Türkiye'den bakış

Arbaş'ın hikâyesi, 20. yüzyıl Türk resminin "Paris kuşağı" diye anılabilecek bir damarının parçası. Fikret Mualla, Abidin Dino, Selim Turan ve Nejad Devrim gibi isimler de üretimlerinin önemli bir bölümünü Paris'te gerçekleştirdi. Bu sanatçıların çoğu için Paris hem bir özgürlük alanı hem de bir kopuş deneyimi oldu. Arbaş'ı bu kuşak içinde ayıran şey, yurttaşlığını kaybettiği yıllarda bile resminin merkezine Anadolu'nun tarihsel belleğini koyması. Kuvayi Milliye atları, Türk görsel kültüründe Kurtuluş Savaşı'nın resmi tasvirlerinden farklı bir yerde duruyor. Kahramanlık anlatısından çok, yorgunluğu, hareketi ve kolektif çabayı öne çıkaran bir imge dili kuruyor.

Baskı kültürü açısından da dikkat çekici bir ayrıntı var: Arbaş, 1980'ler ve 1990'larda Süleyman Saim Tekcan'ın atölyesinde ve Çamlıca Sanat Evi'nde serigrafi çalıştı. Bu baskılar, tek bir tuvale sığmayan imgelerin daha geniş bir izleyiciye ulaşmasını sağladı. Bugün Arbaş'ın atlarını müze duvarları kadar ev duvarlarında da görebiliyorsak, bunun bir nedeni bu çoğaltılabilir üretim. Akımların hızla eskidiği bir dönemde "önce kendi resmini yapmak" ilkesi, genç Türkiyeli sanatçılar için de hâlâ üzerine düşünülmesi gereken bir öneri.

İlgili Yazılar