Bir çocuğun barış düşü: David Almond'un savaş karşıtı kitabı Türkçede
David Almond'un Birinci Dünya Savaşı'nın yüzüncü yılı için yazdığı, Türkçeye 'Savaş Bitti' adıyla çevrilen 'War Is Over', savaşı bir çocuğun gözünden anlatıyor. Kitabın arka planındaki tarihe ve savaş imgesinin görsel kültürüne bakıyoruz.

David Almond'un adı çocuk edebiyatında güçlü bir imza. 1951'de Newcastle yakınlarındaki Felling'de, işçi sınıfı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen yazar, uzun yıllar otel hamallığından postacılığa uzanan işlerde çalıştı. İlk romanı 'Seances', İngiltere'deki yayınevlerinin neredeyse tümü tarafından geri çevrildi. Buna rağmen yazmayı bırakmadı. 1998'de yayımlanan 'Skellig' ona hem Carnegie Madalyası'nı hem de Whitbread ödülünü getirdi. 2010'da ise çocuk yazarları için dünyanın en prestijli ödülü sayılan Hans Christian Andersen Ödülü'nü kazandı. Bugün eserleri kırktan fazla dile çevriliyor, sahneye ve perdeye uyarlanıyor.
Almond'un Türkçeye Azade Aslan çevirisiyle, Günışığı Kitaplığı etiketiyle ve David Litchfield'ın siyah beyaz illüstrasyonlarıyla kazandırılan kitabı, İngilizce aslında 'War Is Over' adını taşıyor. Kitap 2019'da, Birinci Dünya Savaşı'nın bitişinin yüzüncü yılını anmak için yayımlanmıştı. Sanat Kritik'te Dilek Büyük'ün incelemesine konu olan metin, savaşı küçük bir çocuğun, John'un gözünden anlatan net bir savaş karşıtı anlatı.
Cephedeki baba, fabrikadaki anne
Hikâye 1918'de geçiyor. John'un babası uzun süredir Fransa'daki siperlerde, çocuk artık onun yüzünü güçlükle hatırlıyor. Annesi ise kasabanın cephane fabrikasında, diğer kadınlarla birlikte on iki saati aşan vardiyalarda mermi üretiyor. Bu tablo kurgu değil. Birinci Dünya Savaşı, Britanya'da cephe gerisini fiilen bir üretim seferberliğine çevirmişti. Erkekler cephede olduğu için mühimmat fabrikalarını büyük ölçüde kadınlar döndürüyordu. Almond'un romanı bu tarihsel gerçeği çocukların dünyasına taşıyor. Fabrikadan gelen her patlama sesi, çocuklara aynı anda tek bir cümleyi fısıldatıyor: benim anneme bir şey olmasın.
Yazarın karakter çeşitliliği dikkat çekici. Şiddetten heyecan duyan Alec ile hassas ve sorgulayan John, aynı sınıfın iki ucunu temsil ediyor. Aşırı milliyetçi okul müdürü, düşmanı yalnızca yok edilecek bir şey olarak görüyor. Vicdani retçi Gordon Dayı ise toplumdan dışlanmış, yaban hayatına çekilmiş, ama fırsat buldukça Alman çocuklarının resimlerini savurarak onların da kendilerinden farksız olduğunu anlatmaya çalışıyor. Almond, savaşın herkesi içine çektiği o dışına çıkılamaz çemberde bile bireyin başka türlü düşünebileceğini gösteriyor. Çocuk kitaplarında pek karşılaşmadığımız vicdani retçi figürünün böyle sakin bir dille anlatılması, kitabın en sıra dışı yanlarından biri.
Beyaz tüyün ağırlığı
Kitabın en çarpıcı ayrıntılarından biri, Gordon Dayı'ya atılan beyaz tüy. Beyaz genellikle saflığın ve barışın, tüy ise iyi dileğin simgesiyken burada bir aşağılama aracına dönüşüyor. Bu ayrıntı gerçek bir tarihsel pratiğe dayanıyor. Britanya'da savaşın başında, üniforma giymeyen erkeklere korkaklık damgası vurmak için onlara beyaz tüy uzatılıyordu. Amiral Charles Fitzgerald'ın öncülük ettiği bu kampanya, askere gitmeyi reddedenleri, vicdani retçileri ve savaşa uygun olmayanları toplum önünde utandırmayı amaçlıyordu. Tarihçilerin aktardığına göre uygulama, hedef aldığı kişilerde ağır ruhsal yıkımlara yol açtı. Almond'un tek bir tüy imgesiyle koca bir toplumsal baskı mekanizmasını çocuğun anlayabileceği bir dile çevirmesi, kitabın gücünü özetliyor.
Metnin belki de en ince anı, John'un annesinin bir mermiyi resmetmesiyle geliyor. Kâğıdın bir yüzünde içinde şarapnel taşıyan bir mermi, öte yüzünde birlikte topladıkları kuşburnu, yani içinde yaşam tohumları taşıyan çekirdekler var. Aynı elin, aynı kâğıdın iki yüzünde ölümle hayatın yan yana durması, yazarın savaş karşıtı duruşunu tek bir görüntüye sığdırıyor. John sonunda Düsseldorflu Alman çocuk Jan'a bir dostluk mektubu yazıyor, hatta krala ve baş piskoposa da. Otorite bu mektubu ciddiye alıyor ve çocuğun evini basıyor. Almond, cezalandırıcı devlet aygıtının dehşetini yumuşatmadan gösteriyor.
Türkiye'den bakış
John'un baktığı 1914-1918, Türkiyeli okur için bambaşka bir hafızaya denk düşer. Aynı yıllarda Anadolu, Çanakkale'yi, Sarıkamış'ı ve bir imparatorluğun dağılışını yaşıyordu. Kitaptaki İngiliz cephe gerisi, yani kadınların fabrikaları döndürdüğü, çocukların babasız büyüdüğü düzen, Osmanlı topraklarında da başka bir biçimde karşılık buldu. Bu yüzden çocuk gözünden kurulan bir savaş karşıtlığı buradaki okura yabancı değil.
Türk kültüründe savaşa çocuk sesiyle itiraz etmenin güçlü bir örneği var: Nâzım Hikmet'in 'Kız Çocuğu' şiiri. Hiroşima'da ölen yedi yaşındaki bir çocuğun ağzından barış isteyen bu metin, dünyanın pek çok dilinde bestelendi ve söylendi. John'un krala ve piskoposa yazdığı mektuplarla, o kız çocuğunun kapı kapı dolaşıp imza istemesi aynı damardan besleniyor: yetişkinlerin kaçındığı soruyu çocuğun sorması.
Görsel kültür açısından da Birinci Dünya Savaşı afiş tarihinin dönüm noktalarından biridir. Seferberlik çağrısı yapan, genç erkekleri üniformaya davet eden propaganda afişleri, imgenin nasıl bir ikna aracına dönüştüğünü gösterir. Almond'un anlattığı beyaz tüy ile bu afişler aynı mekanizmanın iki yüzü sayılabilir: biri utandırarak, diğeri yücelterek genç bedenleri cepheye çağırır. Litchfield'ın kısık tonlu, gölgeli illüstrasyonları ise bu görsel geleneğe sessiz bir karşı ses olarak okunabilir.

