David Byrne'ün Baltimore konserleri Brady Corbet'ın 70 mm kamerasında
Who Is the Sky? turnesinin Baltimore durağı, The Brutalist yönetmeni Brady Corbet tarafından 70 mm'de kayda alındı. Film, Byrne'ün Stop Making Sense ve American Utopia'yla süren konser sineması çizgisine ekleniyor.

David Byrne'ün 2025 tarihli Who Is the Sky? albümünün ardından dört kıtaya yayılan turnesi, yeni bir konser filmine dönüşüyor. Yönetmen koltuğunda The Brutalist ile tanınan Brady Corbet oturuyor. Çekimler, Byrne'ün büyüdüğü şehir Baltimore'daki Hippodrome Theatre'da verilen birkaç konserde yapıldı. Sahnede sanatçıya eşlik eden on üç müzisyen, şarkıcı ve dansçı, yeni albümün parçalarını solo repertuvarı ve Talking Heads klasikleriyle harmanlıyor.
Küçük bir düzeltme de not düşmek gerek: kimi haberlerde Baltimore, Byrne'ün doğduğu şehir olarak geçse de sanatçı İskoçya'nın Dumbarton kentinde doğmuş, çocukluğu ise Baltimore'da geçmişti. Dolayısıyla film, Byrne için bir tür memleket dönüşü anlamı taşıyor.
Neden 70 mm, neden Corbet
Corbet'ın tercihi rastlantı değil. Yönetmen, 2024 tarihli The Brutalist'i 8-perf VistaVision formatında çekmiş, filmi 1961 yapımı One-Eyed Jacks'ten bu yana tümüyle bu formatta çekilen ilk Amerikan yapımı hâline getirmişti; üstelik on milyon doların altındaki bir bütçeyle. Byrne'ün konserinde de aynı analog ısrarı sürdürüyor: çekimlerde 8-perf ve 15-perf 70 mm formatlarını birlikte kullanıyor. Byrne, geniş formatın farkını Corbet'ın gönderdiği ilk kareleri görene dek tam kestiremediğini, büyük perdenin gösterinin görsel ölçeğini beklediğinden çok daha iyi yakaladığını söylüyor.
Bu, Corbet'ın kamerasını müzikle ilk buluşturması da değil. Uzun metraja başlamadan önce, 2012'de Edward Sharpe and the Magnetic Zeros'ın "Man on Fire" klibinde New York City Ballet dansçılarından step ekiplerine, ponpon kızlardan ip atlayan gruplara kadar şehrin farklı hareket biçimlerini bir araya getirmişti. Yeni filmi de salt bir konser kaydı olarak görmüyor; ansamblın kolektif yapısı kadar Baltimore'un kendisini de görüntünün asli parçası hâline getiriyor. Prodüksiyonu The Deep End Films ile Corbet ve Mona Fastvold'un şirketi Pre-Code üstleniyor. Filmin vizyon tarihi ve gösterim planı henüz açıklanmadı.
Stop Making Sense'ten bu yana
Byrne'ün sahnesini sinemaya taşıması yeni bir refleks değil. Jonathan Demme'nin yönettiği Stop Making Sense (1984), Hollywood'daki Pantages Theatre'da üç gece boyunca çekilmiş ve konser filmini başlı başına bir sanat biçimine dönüştürmüştü; araya arşiv görüntüsü ya da röportaj sokmadan, seksen sekiz dakika boyunca yalnızca performansa bakan bir filmdi. Aradan otuz altı yıl geçtikten sonra Spike Lee, Byrne'ün Broadway gösterisini American Utopia (2020) adıyla perdeye taşıdı; Lee, filme hazırlanırken gösteriyi yirmiye yakın kez izlemiş, sahneyi on bir kamerayla kuşatmıştı.
Who Is the Sky?, Byrne'ün yedi yıl aradan sonra yayımladığı ilk stüdyo albümü. Ghost Train Orchestra ile hazırlanan, orkestral dokulara yaslanan bir art-pop kaydı; konuk isimler arasında Hayley Williams ve St. Vincent de var. Corbet'ın filmi, işte bu repertuvarı Demme ve Lee'nin açtığı çizgiye ekleyecek üçüncü büyük halka olacak. Ortak nokta belli: bu yönetmenlerin hiçbiri sahneyi yalnızca belgelemekle yetinmiyor, onu yeniden kuruyor.
Türkiye'den bakış
Konser filmi, Türkiye'de hâlâ görece seyrek bir tür. Batı'da Demme'den Scorsese'ye uzanan köklü bir gelenek varken, bizde sahne performansını sinema diliyle yeniden kuran örnekler parmakla sayılır. Oysa görsel sahne kültürü açısından zengin bir hafızamız var. Zeki Müren'in kostümü, jesti ve ışığı müzikle eşit ağırlıkta tutan sahne dünyası, tıpkı Byrne gibi performansı bir görsel olay olarak kuran çizgiye işaret eder; sanatçının beyazperdeyle uzun ilişkisi de bu sahne kişiliğini kayda geçirme çabasının erken bir örneğiydi. Barış Manço'nun televizyon için tasarladığı renkli görsel evren de benzer bir içgüdüyü taşır.
Corbet'ın analog geniş formata dönüşü ise okura başka bir yerden dokunuyor. Tek salonlu sinema saraylarının, İstanbul'da Emek gibi mekânların yitişiyle birlikte büyük perdenin fiziksel deneyimi de belleğimizden çekildi. 70 mm'nin dokusuna duyulan özlem, aslında baskının, afişin, elle tutulur imgenin cazibesiyle aynı damardan besleniyor. Byrne'ün grafik yüklü sahne estetiği ve Talking Heads kapaklarının tipografik netliği, bugün duvara asılan bir işin neden hâlâ dijital bir kareden başka türlü hissettirdiğini hatırlatıyor. Sahnedeki hareket bir gün donup bir imgeye, bir poster karesine dönüştüğünde, en çok da bu tür bir "durmuş an" akılda kalıyor.
Kaynak: Bant Mag
Editoryal ilkelerimiz

