Ana içeriğe geç

El Greco ve Kör Adamı İyileştiren İsa: Bir Mucizenin Üç Versiyonu

El Greco'nun Metropolitan Museum'da bulunan bu erken dönem yapıtı, sanatçının aynı mucizeyi üç kez resmettiği bir dizinin parçası. Bir Girit ikona ressamının Venedik perspektifiyle buluşmasının ve modern sanata uzanan mirasının hikâyesi.

Erdem Kılıç3 dk okuma
El Greco ve Kör Adamı İyileştiren İsa: Bir Mucizenin Üç Versiyonu (Görsel: İstanbul Sanat Evi)
El Greco ve Kör Adamı İyileştiren İsa: Bir Mucizenin Üç Versiyonu (Görsel: İstanbul Sanat Evi)

Metropolitan Museum of Art'ın koleksiyonunda yer alan İsa Kör Adamı İyileştirirken, Girit doğumlu ressam Doménikos Theotokópoulos'un, yani sanat tarihine El Greco olarak geçen ustanın erken dönemine ait bir yapıt. Yuhanna İncili'nin dokuzuncu bölümünde anlatılan, doğuştan kör bir adamın İsa tarafından iyileştirilmesi sahnesini işleyen tuval üzeri yağlı boya çalışma, Manierizm başlığı altında anılıyor. Ancak bu tek bir resmin değil, El Greco'nun aynı konuyu farklı şehirlerde, farklı yıllarda üç kez ele aldığı bir dizinin son ve en büyük halkası.

Girit'ten Toledo'ya, bir mucizenin üç hali

El Greco 1541'de, o dönem Venedik egemenliğindeki Girit'te doğdu. İlk eğitimini, Bizans sonrası geleneğin en güçlü merkezi sayılan Girit ekolünde bir ikona ressamı olarak aldı; 1566'da adada tanınmış bir ustaydı. Adanın Venedik'e bağlı olması onu doğal biçimde bu şehre yöneltti. Burada Titian'ın çevresine girdi, Tintoretto, Veronese ve Bassano'nun renk ve ışık anlayışını içselleştirdi. 1570'te Roma'ya geçip Michelangelo ile Raphael'i inceledi, 1577 dolaylarında ise ömrünün geri kalanını geçireceği Toledo'ya yerleşti.

Kör adamın iyileştirilmesi teması, bu göç güzergâhının âdeta bir kayıt defteri:

  • Dresden versiyonu (1567): Venedik'te yapılan, yaklaşık 65 x 84 santimetrelik bu ilk resim bugün Gemäldegalerie Alte Meister'de. Uzmanlara göre El Greco'nun perspektifle kurulmuş bir mekânı ilk kez denediği yapıt, eğitimini aldığı derinliksiz Bizans düzeninden uzaklaşmasının işareti.
  • Parma versiyonu (yak. 1573): Roma'da resmedilen ve Galleria Nazionale'de bulunan bu tablonun kalabalığı arasında Farnese ailesinden tanınabilir portreler yer alır. Eser büyük olasılıkla Kardinal Alessandro Farnese için yapılmıştı; bu portreler diğer iki versiyonda yok.
  • New York versiyonu (yak. 1570): Yaklaşık 119 x 146 santimetreyle dizinin en iddialı ve en büyük tablosu.

Tintoretto sanılan tablo

Metropolitan'daki tuvalin öyküsü, atıf tarihinin nasıl işlediğine dair güzel bir örnek. Resim 1888'de ilk kaydedildiğinde Tintoretto'ya, ardından Veronese'ye atfedildi; El Greco'nun elinden çıktığı ancak 1958'de kabul edildi. Üç versiyon içinde imzasız olan tek yapıt da bu. Tuvalin sol üst köşesindeki figürlerin taslak halinde, tamamlanmadan bırakılmış olması, sanatçının kompozisyonu nasıl kurduğunu neredeyse canlı gösterir. Yapıtın kesin tarihi hâlâ tartışmalı: kimi uzmanlar 1570 dolaylarına, kimileri sanatçının İspanya'daki ilk yıllarına, 1576-77'ye işaret ediyor. Metropolitan Museum Journal'ın 1991 tarihli bir sayısında bu kronoloji ayrıca ele alınmıştır.

El Greco öldükten sonra iki yüzyıldan fazla unutulmaya yüz tuttu; uzayan figürleri ve sıra dışı renkleri çağdaşlarına fazla „tuhaf" geldi. Yeniden keşfi 19. yüzyıl sonunda başladı. Cézanne'ın ardından modern resme açtığı yol, Picasso'nun özellikle Mavi Dönem'i ve Kandinsky ile Franz Marc gibi Dışavurumcuların onu bir „ruhani ata" olarak sahiplenmesi, sanatçıyı geç Rönesans'ın kıyısından modern sanatın başlangıç noktalarından birine taşıdı. Prado'nun 2014'teki El Greco and Modern Painting sergisi de bu bağı merkezine almıştı.

Türkiye'den bakış

El Greco'nun hikâyesi, Türkiyeli okura hem coğrafi hem görsel olarak tanıdık gelebilir. Ressamın doğduğu Girit, onun ölümünden yalnızca birkaç kuşak sonra, 1669'da Osmanlı topraklarına katıldı; yani El Greco, bugün bizim de kültürel havzamız saydığımız Doğu Akdeniz'in bir çocuğuydu. Daha da ilginci, sanatçının aştığı o eşik. Girit ekolünde öğrendiği Bizans resmi, tıpkı Osmanlı minyatür geleneği gibi, tek kaçış noktalı perspektifi reddeder; mekânı derinlikle değil, hiyerarşi ve simgeyle kurar. Matrakçı Nasuh'un kuşbakışı kent tasvirlerinde ya da Nakkaş Osman'ın sahnelerinde figürün büyüklüğü mesafeye göre değil, önemine göre belirlenir. El Greco'nun Dresden tuvalinde „ilk kez" perspektife geçişi, aslında bizim minyatür geleneğimizin hiç girmediği bir kapı. Bu yüzden onun uzayan, yerçekiminden kurtulmuş figürlerine bakan bir Türk göz, Batı perspektifinin salt bir „zaferini" değil, iki farklı görsel dilin kesiştiği o gerilimli anı da okuyabilir. El Greco'yu modern sanata bağlayan da belki tam olarak bu: kuralı önce öğrenip sonra ondan bilinçli biçimde sapabilen bir ressamın cesareti.

İlgili Yazılar