Evren Erol'un 'Başka Bir Pencere' sergisi: doğanın gözünden bakmak
Evren Erol'un Gümüşlük Akademisi'nde gerçekleşen 'Başka Bir Pencere' sergisi, doğayı temsil etmek yerine bir bitkinin ya da hayvanın algı dünyasından bakmayı deniyor. Ege'ye yerleşen sanatçının ahşap heykelleri, Coccia ve Uexküll'ün düşüncesiyle konuşuyor.

Evren Erol'un “Başka Bir Pencere” başlıklı kişisel sergisi, 17-31 Temmuz 2026 tarihleri arasında Bodrum'un Gümüşlük beldesindeki Gümüşlük Akademisi'nde gerçekleşti. Sanat tarihçisi ve yazar Ezgi Bakçay'ın sanatçıyla yaptığı söyleşi, serginin ilk bakışta görünen konusundan, yani ahşap heykellerden çok, bu heykellerin ısrarla sorduğu soruya odaklanıyor: Bir bitki bir insanı nasıl görür? İnsan, kendi duyularının penceresinden baktığı dünyanın gerçekten tamamını gördüğünü mü sanıyor?
Metropolden Ege'ye uzanan bir üretim çizgisi
1977 İstanbul doğumlu Evren Erol, Yıldız Teknik Üniversitesi'nde serigrafi (1998), Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde heykel (2003) eğitimi aldı. Sanatçının önceki kişisel sergileri, “Kırmızı Çizgi”, “Aklın Yarat(t)ıkları”, “Aklın İyimserliği”, New York'ta açtığı “Butterfly Effect” ve 2022'de Bozlu Art Project'teki “Biraz Öncesi”, büyük ölçüde zihnin, dönüşümün ve insanın kendini kuruşunun izini sürüyordu. “Biraz Öncesi”nde Bilge Karasu'dan hareketle ele aldığı, hep yolda ve hep eksik kalan figürler, bugünkü serginin doğaya dönük bakışının habercisi gibi de okunabilir.
Erol'un son yıllarda Bodrum'a yerleşmesi, bu çizgide bir kopuştan çok bir derinleşme. Söyleşide, metropolün hızının sesleri uğultuya, görüntüleri anlam veremediğimiz soyut biçimlere dönüştürdüğünü, kırsaldaki daha sakin ritmin ise “duyumsamanın ne olduğunu” yeniden hatırlattığını anlatıyor. Serginin açıldığı Gümüşlük Akademisi de bu bağlamın parçası: 1995'te kurulan, bağışlarla ayakta duran, meşe ağaçlarıyla kaplı bir yamaçta Myndos Körfezi'ne bakan bağımsız bir sanat, kültür ve ekoloji merkezi. Piyasadan görece uzak, bağımsız üretim için Türkiye'deki sayılı adreslerden biri.
Bir bitki gibi bakmak: Coccia ve Uexküll'ün izinde
Serginin düşünsel omurgasını iki isim taşıyor. Biri, İtalyan kökenli Fransız filozof Emanuele Coccia. “Bitkilerin Yaşamı” (La Vie des plantes) adlı kitabında dünyayı bitkilerin bakışından yeniden düşünen Coccia, bitkiyi “evren rasathanesi” olarak tanımlar: Dünyayı bütünlüğü içinde gözleyebilen en saf gözlemevi, kökünden koparılamadığı için çevresine tümüyle açılmak zorunda kalan bitkidir. Diğeri, adı söyleşide anılmasa da serginin başlığında yankılanan biyolog Jakob von Uexküll. Uexküll, her canlının kendi duyusal donanımıyla kurulmuş öznel bir dünyada, “Umwelt”te yaşadığını söyler. Bir keneyle bir köpeğin, bir sineğin aynı çayırı bambaşka algılaması gibi, her tür dünyanın yalnızca kendi penceresinden görebildiği kesitini deneyimler.
Erol bu çerçeveyi doğayı tasvir etmek için değil, tam tersini yapmak için kullanıyor. Heykellerinde bitki, hayvan ve insan, gövdenin biçim alışında ortaklaşıyor; doğa dışarıdan seyredilen bir manzara değil, maddeye durmadan biçim veren bir akıl olarak sahneye çıkıyor. Örümceğin titreşimleri duymak için ağ örmesi, yaprağın dünyaya değdiği yüzeyi büyütmek için yayılması, sanatçıya kendi işini hatırlatıyor: Yaşamak, çevreyi olabildiğince duymak ve ona dokunmakla mümkünse, form üretmek hem canlının hem heykeltıraşın ortak sorunudur. Söyleşiye adını veren, divan şairi Hayâlî'ye atfedilen ünlü beyit de tam burada devreye giriyor: “Ol mâhîler ki deryâ içredir, deryâyı bilmezler.” Denizin içinde olup denizi bilmeyen balık, kendi algısını dünyanın tamamı sanan insanın da bir portresi.
Türkiye'den bakış
Balık ve deniz imgesi Türkiyeli okur için yabancı değil. Genellikle on altıncı yüzyıl divan şairi Hayâlî'ye atfedilen beytin ardında, tasavvufun vahdet-i vücud anlayışı durur: Varlığın tek ve kesintisiz bir bütün olduğu, her şeyin aynı denizin dalgaları olduğu fikri. Coccia'nın “karışım metafiziği” olarak adlandırdığı, canlıların birbirinin içine geçtiği düşünce, bu yerli mirasla şaşırtıcı biçimde örtüşür. Dahası, Anadolu görsel kültürü doğayı çoğu zaman temsil etmez, biçimler: Kilimlerdeki hayat ağacı motifi, İznik çinisinin laleleri ve karanfilleri, minyatürün düzleştirilmiş bahçeleri, tıpkı Erol'un yaptığı gibi mimesisten çok forma yaslanır. Son olarak coğrafya da konuşuyor: Bodrum, Halikarnas Balıkçısı'ndan ve Mavi Yolculuk'tan bu yana doğayı, antikiteyi ve insanı aynı nefeste okuyan bir Ege hümanizmasının hafızasını taşır. Erol'un Gümüşlük'te, İstanbul piyasasının uzağında ürettiği bu sergi, o damarın bugüne uzanan sessiz bir devamı gibi okunabilir.
Kaynak: Unlimited
Editoryal ilkelerimiz
