Ana içeriğe geç

Kaz Dağları'nda Doğaya Sanat Programı: temsil değil, birlikte düşünmek

Derya Yücel direktörlüğünde 11 sanatçıyı ağırlayan Doğaya Sanat Programı, Kaz Dağları'nın ekolojik hafızasını bir üretim ve düşünme zeminine dönüştürüyor.

Erdem Kılıç3 dk okuma
Kaz Dağları'nda Doğaya Sanat Programı: temsil değil, birlikte düşünmek (Görsel: Artdog Istanbul)
Kaz Dağları'nda Doğaya Sanat Programı: temsil değil, birlikte düşünmek (Görsel: Artdog Istanbul)

Kaz Dağları'nın eteklerindeki Edremit Mehmetalan Köyü, Ağustos ayının ikinci haftasında bir çalışma zeminine dönüştü. 10-17 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen Doğaya Sanat Programı, sanat tarihçisi ve küratör Derya Yücel'in direktörlüğünde 11 sanatçıyı bir araya getirdi. Barış Atağ ve Oğuzhan Taflı tarafından hayata geçirilen ve Kybele Nature Life ev sahipliğinde gerçekleşen program, doğayı yalnızca resmedilen bir manzara olarak değil, birlikte deneyimlenen ve karşılıklı ilişkiler içinde şekillenen bir alan olarak ele almayı öneriyor.

Programın davetli ve açık çağrıyla seçilen katılımcıları şu isimlerden oluşuyor: Anıl Önen, Çağla Köseoğulları, Çağrı Saray, Elif Gözde Korkmaz, Evren Erol, İlhan Sayın, Murat Germen, Seniha Ünay, Sümeyye Bıyıklı, Talha Demiral ve Tümay Erman. On bir sanatçının altısı açık çağrı başvuruları arasından, Fulya Çetin, Öner Kocabeyoğlu, Sibel Horada, Tayfun Erdoğmuş ve Derya Yücel'den oluşan bir jürinin değerlendirmesiyle belirlendi. Bu karma yapı, yerleşik isimlerle yeni üretim yapan sanatçıları aynı arazide buluşturmayı hedefliyor.

Neden Kaz Dağları

Kaz Dağları'nın bu programa ev sahipliği yapması tesadüf değil. Antik dünyada Ida olarak anılan dağ, mitolojik anlatıların, jeolojik katmanların ve zengin bir su rejiminin kesiştiği bir bölge. Aynı zamanda son yılların en görünür ekolojik tartışmalarından birinin merkezi. 2019'da Kirazlı bölgesindeki altın madeni arama çalışmaları sırasında yapılan geniş çaplı ağaç kesimi, ülke gündemine oturmuş, on binlerce kişinin katıldığı 'Su ve Vicdan' nöbetine yol açmıştı. Kesilen ağaç sayısına dair çelişkili rakamlar tartışılırken, bölge doğa savunuculuğunun sembolü haline gelmişti. Program da dağı yalnızca estetik bir arka plan olarak değil, güncel kırılganlıkları ve hafızasıyla birlikte, çok katmanlı bir düşünme alanı olarak tarif ediyor.

Katılımcı isimler arasında bu bağlamla doğrudan konuşan pratikler var. Sabancı Üniversitesi'nde ders veren fotoğraf sanatçısı Murat Germen, yıllardır aşırı kentleşme, mülksüzleştirme, çevre tahribatı ve su hakkı gibi meseleler üzerine çalışıyor. Son dönemde odağını nehirlerin ve canlıların su hakkına yönelten sanatçının hidroelektrik santraller üzerine kurduğu üretimleri, doğaya ekonomik bir kaynak olarak değil, hakları olan bir özne olarak bakma çağrısını taşıyor. Bu tutum, programın kavramsal çerçevesiyle örtüşüyor.

Temsilden ilişkiye

Programın en dikkat çekici yanı, sanatçıya bitmiş bir eser üretme baskısı yüklemek yerine araştırma, karşılaşma ve birlikte öğrenme süreçlerini merkeze koyması. Derya Yücel'in daha önce ekosentrik yaklaşımları odağına alan seçkilerde ve yüzden fazla sergide biriktirdiği deneyim, bu yönelimin arka planını oluşturuyor. Burada doğa, insan ile insan olmayan varlıklar arasındaki ilişkilerin yeniden müzakere edildiği bir zemin olarak kurgulanıyor. Sanatın, doğayla kurulan ilişkinin dönüşümü içinde nasıl bir rol üstlenebileceği sorusu, programın çıkış noktası.

Bir haftalık süreç, kalıcı bir sergiden çok bir laboratuvar mantığıyla işliyor. Sanatçılar arazide toplanan gözlemleri, jeolojik ve ekolojik verileri, yöreye ait anlatıları kendi üretim dillerine taşıyor. Bu tür programların çıktısı çoğu zaman hemen görünür olmasa da, uzun vadede sanatçıların pratiğine sızan bir düşünme biçimi bırakıyor.

Türkiye'den bakış

Doğaya Sanat Programı, Türkiye'de son yıllarda güçlenen bir eğilimin parçası: sanatı beyaz küpten çıkarıp araziye, kıra ve ekolojik meselenin tam ortasına taşıma arzusu. Bu, aslında yerli görsel kültürümüzde köklü bir damara bağlanıyor. Kaz Dağları, Sarıkız efsanesinden Homeros'un Ida'sına uzanan bir imgelemin taşıyıcısı; Türk resminde kır, yayla ve orman uzun süre yalnızca lirik bir manzara unsuru olarak kaldı. Bugünkü fark, doğanın artık nostaljik bir tablo konusu değil, hakları ve kırılganlıkları tartışılan bir özne olarak ele alınması.

Bu yaklaşımın öncülü de var. Land art'ın Türkiye'deki geç ama ısrarlı yankıları, Sinopale gibi kent dışı bienaller ve ekoloji temelli sanatçı yerleşkeleri, sergi mekanını doğanın kendisine kaydırdı. Kaz Dağları örneğinde ise arazi, doğa savunuculuğunun sembolik yüküyle geliyor. Bu yüzden programın Türkiyeli okur için anlamı, estetik bir egzersizin ötesinde. Sanatın, madencilik ile su hakkı arasında sıkışan bir coğrafyada nasıl bir tanıklık ve düşünme aracı olabileceğini sınıyor. Bir tablonun duvara astığımız manzarasının ardında, o manzarayı var eden ekolojik dengeyi de görmeyi öneriyor.

İlgili Yazılar