Hokusai'nin Goten Yama Tepesi: Fuji'ye Bakan Tek Kiraz Çiçeği Baskısı
Katsushika Hokusai'nin Fugaku Sanjūrokkei dizisindeki tek kiraz çiçeği baskısı Goten Yama Tepesi, bugün var olmayan bir Edo manzarasını ve baharın kısa süreliğine herkesi eşitleyen ânını bir araya getiriyor.

Bir tepede kiraz ağaçları çiçek açmış. Gövdelerin arasından, uzakta, Fuji Dağı'nın karlı konisi belirir. Ön planda samuraylar, kent halkı ve çocuklar yaygılara kurulmuş, derme çatma çay tezgâhlarında soluklanır. Katsushika Hokusai'nin 1830 dolaylarında ürettiği bu ahşap kalıp baskının tam adı Tōkaidō Shinagawa Goten'yama no Fuji'dir: Edo'dan güneye inen Tōkaidō yolu üzerindeki Şinagava'da, Goten Yama Tepesi'nden görülen Fuji manzarası. Yapıtın bir baskısı bugün British Museum koleksiyonunda bulunuyor.
Şinagava'nın üstünde bir bahar günü
Goten Yama, yani 'Saray Dağı' adını, bir zamanlar şogunun köşküne ev sahipliği yaptığı söylenen konumundan alır. Kanbun döneminde (1661-1672) dikilen kiraz ağaçlarıyla, Edo'nun güneyindeki ilk menzil durağı Şinagava'nın hemen üstünde, Sagami Körfezi'ne bakan bu tepe, kentlinin kiraz çiçeği seyrine (hanami) çıktığı gözde bir gezinti yeriydi.
Hokusai sahneyi alışılmadık biçimde kurar. Fuji'yi merkeze koymak yerine, dağı ağaç gövdelerinin arasından, ufukta küçük bir üçgen olarak bırakır. Asıl olay öndedir: farklı sınıflardan insanlar, samurayıyla esnafıyla, aynı çimenlikte yan yana oturur. Bu, dönemin katı toplumsal düzeni düşünüldüğünde, baharın kısa süreliğine herkesi eşitlediği bir andır.
Serinin tek baharı ve Prusya mavisi
Baskı, Hokusai'nin Fugaku Sanjūrokkei, yani Otuz Altı Fuji Manzarası olarak anılan dizisine aittir. Sanatçı yetmişli yaşlarındayken, yaklaşık 1830-1832 arasında yayıncı Nishimura Yohachi tarafından bastırılan dizi, Edo görsel kültürünün en tanınmış işlerinden biri oldu. İlgi çekici bir ayrıntı: sonradan kırk altı baskıya ulaşan bu bütün içinde kiraz çiçeğini merkeze alan tek kompozisyon budur.
Serinin bir başka yeniliği renginde gizli. Hokusai, Avrupa'dan Japonya'ya yeni ulaşmış olan Prusya mavisini (Berlin mavisi) cömertçe kullanır; erken baskılarda ağırlıklı mavi tonlu 'aizuri-e' etkisi belirgindir. Dizinin beklenmedik ticari başarısı, sonradan on baskının daha eklenmesine yol açtı. Ukiyo-e baskıları tek bir elin işi değildir: tasarımı yapan sanatçı, kalıbı oyan ustalar ve basımcı ortak çalışır; çoğaltılabilir olmaları sayesinde bu görseller geniş bir kitleye ulaşırdı.
Baskının anlattığı manzaranın sonu da dikkat çekicidir. Yapıttan yaklaşık yirmi yıl sonra, 1853'te Komodor Perry'nin gelişiyle Edo'nun kıyı savunması için Şinagava açıklarında top bataryaları (Odaiba) inşa edildi. Goten Yama Tepesi bu dolgu işleri için düzleştirildi, toprağı kıyıya taşındı ve ünlü kiraz ormanı ortadan kalktı. Böylece Hokusai'nin baskısı, kısa süre sonra yok olacak bir manzaranın da belgesine dönüştü.
Japonya'nın 1854'te dışa açılmasının ardından bu baskılar Avrupa'ya taştı. Londra ve Paris'teki dünya fuarlarında sergilenen Japon nesneleri Japonizm akımını doğurdu; Van Gogh ve Monet gibi ressamlar ukiyo-e'nin düz renk alanlarından, güçlü konturlarından ve asimetrik kurgusundan etkilendi.
Türkiye'den bakış
Baharda çiçek açan ağaçların altında toplanıp uzaktaki tanıdık bir manzaraya bakmak yalnız Edo'ya özgü değil. İstanbul da yüzyıllardır benzer bir ritüeli yaşatır. Her nisan, Boğaziçi'nin yamaçlarını mora boyayan erguvan, kentin kendi baharsever coşkusudur. Kaynaklara göre 14. yüzyılda Emir Sultan'a dayandırılan ve 19. yüzyıla dek süren 'erguvan bayramı' ya da 'erguvan faslı', tam da bu mevsimlik sevincin kurumsallaşmış hâliydi. Lale Devri'nin Sâdâbâd'ı, Kağıthane çayırları ve Boğaz'ın mesire yerleri de kalabalıkların bahar sefasına çıktığı, çadırların kurulduğu, musikinin eşlik ettiği alanlardı.
Hokusai'nin baskısıyla bu geleneği yan yana koymak, iki kültürün ortak bir şeyi paylaştığını gösterir: iktidarın ve gündelik yaşamın buluştuğu, ikonik bir silüetin (orada Fuji, burada Boğaz) çerçevelediği mevsimlik bir kamusal tören. Görsel dil ise ayrışır. Osmanlı minyatürü mekânı kuşbakışı ve çok bakışlı bir düzende kurarken, ukiyo-e derinliği düz renk lekeleriyle akışkan biçimde ele alır. Yine de her ikisi de tek noktalı Batı perspektifinin dışında kalır. Bir ortaklık daha var: ukiyo-e, çoğaltılabilir ve görece ulaşılabilir bir halk sanatıydı; elden ele dolaşan, duvara asılan bir baskı kültürü olarak sanatı seçkinlerin duvarından çıkarıp geniş kitlelerin gündelik hayatına taşıma fikrinin erken bir örneğiydi.


