Ana içeriğe geç

Hokusai'nin Kızıl Fuji'si: Şafakta Kızaran Kutsal Dağın Öyküsü

Metropolitan Museum of Art'ta korunan Kızıl Fuji, Hokusai'nin Otuz Altı Fuji Manzarası dizisinin en sade ama en güçlü baskılarından biri. Şafakta kızaran kutsal dağın ardında, bir ustanın yetmiş yaşında giriştiği manzara devrimi var.

Erdem Kılıç3 dk okuma
Hokusai'nin Kızıl Fuji'si: Şafakta Kızaran Kutsal Dağın Öyküsü (Görsel: İstanbul Sanat Evi)
Hokusai'nin Kızıl Fuji'si: Şafakta Kızaran Kutsal Dağın Öyküsü (Görsel: İstanbul Sanat Evi)

Bir dağın yılda yalnızca birkaç sabah kazandığı rengi kalıcı kılmak: Katsushika Hokusai'nin 1831 tarihli baskısı tam olarak bunu yapar. Türkçeye çoğu zaman "Şafakta Güney Rüzgarı" olarak aktarılan eserin özgün adı Gaifū kaisei, yani "Güney Rüzgarı, Açık Gökyüzü"dür. Sanat tarihine ise Aka Fuji, yani "Kızıl Fuji" takma adıyla geçmiştir. New York'taki Metropolitan Museum of Art başta olmak üzere dünyanın büyük koleksiyonlarında korunan baskı, yaklaşık 24 x 36 santimetrelik mütevazı boyutuna karşın ukiyo-e geleneğinin doruk noktalarından sayılır.

Yetmiş yaşında bir manzara devrimi

Hokusai bu eseri ürettiğinde yetmiş yaşına yaklaşmıştı ve arkasında olağanüstü uzun bir kariyer bırakmıştı. 1760'ta Edo'nun, yani bugünkü Tokyo'nun Katsushika semtinde doğan sanatçı, yaşamı boyunca sanatsal evrelerini işaretlemek için otuzdan fazla kez ad değiştirdi. Gençliğinde Katsukawa Shunshō'nun atölyesinde tiyatro oyuncusu portreleri çizerek yetişti, sonra bu türün çok ötesine geçti.

Kızıl Fuji'nin parçası olduğu Fugaku Sanjūrokkei, yani Otuz Altı Fuji Manzarası dizisi, 1831 yılbaşına denk gelecek biçimde yayımlandı. Dizi, Japon baskı sanatı tarihinde tümüyle manzaraya ayrılmış ilk büyük boy seri kabul edilir. O güne dek ukiyo-e daha çok kent eğlencelerine, oyunculara ve güzellere odaklanmıştı. Hokusai ilgiyi doğaya ve coğrafyaya çevirerek türü halka açık bir eğlence ürününden saygın bir sanat biçimine taşıdı. Seri o kadar tuttu ki başlangıçtaki otuz altı görüntüye sonradan on baskı daha eklendi ve toplam kırk altıya ulaştı.

Şafakta neden kızarır

Kızıl Fuji, bir doğa olayının kısacık anını sabitler. Yaz sonu ile sonbahar başında, rüzgar güneyden estiğinde ve gökyüzü açık olduğunda yükselen güneş Fuji'nin yamaçlarını kızıla boyayabilir. Hokusai bu geçici görüntüyü çarpıcı bir sadelikle kurar: sağ yarıyı kaplayan koni, sola yayılan ince pamuk bulutları, zirvedeki kar ve dağın eteğini saran koyu orman.

Kompozisyonun sırrı büyük ölçüde renkte gizlidir. Dizinin tümü gibi bu baskı da o yıllarda Japonya'ya yeni giren, pahalı ve gözde bir boyadan, Prusya mavisinden (bero) yararlanır; gökyüzündeki maviler dağın tonlarını dengeleyecek biçimde derinleşir. Küçük bir ayrıntı ilginçtir: en erken basımlar solgun bir pembeyle çıktığı için bunlara "Pembe Fuji" denir. Dağa asıl adını veren güçlü kızıl ise sonraki basımlarda kullanılan benigara pigmentinden gelir. Uzmanlar bu eseri çoğu zaman ikiz sayılan Sanka no haku'u, yani "Kara Fuji" baskısıyla birlikte anar; biri şafağın dinginliğini, öteki fırtınanın tehdidini taşıyan bu iki görüntü, Fuji'nin kutsallığını birbirine zıt iki havada anlatır.

Bir baskının uzun yolculuğu

Kızıl Fuji zamanla, Japonya içinde, uluslararası üne kavuşan Kanagawa-oki Nami Ura, yani "Büyük Dalga"dan bile daha saygın bir konuma yerleşti. Etkisi ada ülkesiyle de sınırlı kalmadı. 19. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle 1867 Paris Sergisi'nin ardından ukiyo-e baskıları Avrupa'da Japonizm akımını körükledi; Van Gogh, Monet ve Degas gibi ressamlar bu düz renk alanlarından ve cüretkar kadrajlardan etkilendi. Aynı görsel dilin sonraki kuşaklara, yönetmen Akira Kurosawa'nın imgelemine dek uzandığı söylenir. Bir kalıptan yüzlerce kez çoğaltılabilen bu görece ucuz halk sanatı, bugün müzayedelerde yüksek meblağlara alıcı bulan bir klasiğe dönüşmüştür.

Türkiye'den bakış

Fuji'nin bir ulusun görsel hafızasına kazınmış kutsal bir dağ olması, Türkiyeli okura yabancı gelmez. Bizim görsel kültürümüzde de belli doruklar benzer bir simgesel yük taşır: Ağrı Dağı sayısız tabloda, gravürde ve fotoğrafta yeniden yeniden resmedilerek âdeta ulusal bir manzara motifine dönüşmüş, Nemrut'un dev heykelleri ya da Erciyes'in silüeti de yerel belleğin sabit imgeleri arasına girmiştir. Hokusai'nin asıl kırılması ise manzarayı başlı başına bir konu yapmasıydı. Osmanlı görsel geleneğinde doğa uzun süre minyatürün perspektifsiz, kurallı düzeni içinde bir sahnenin arka planı olarak kaldı; bağımsız manzara resmi Türk sanatına ancak 19. yüzyılda, Batı tekniğiyle tanışan Şeker Ahmet Paşa, Osman Hamdi Bey ve "Türk Primitifleri" kuşağıyla girdi. Öte yandan Hokusai'nin ahşap kalıptan çoğaltılan baskısıyla sanatı halka ulaştırma fikri, bugün metal poster ve kanvas kültürünün beslendiği o eski soruyu hatırlatır: bir imge, biricikliğini yitirmeden nasıl herkesin olabilir? Kızıl Fuji, bu soruya iki yüzyıl önce verilmiş zarif bir yanıttır.

İlgili Yazılar