Ana içeriğe geç

Joaquín Torres-García'nın 'Adam'ı ve konstrüktif evrenselciliğin doğuşu

Buenos Aires'teki Museo Nacional de Bellas Artes'e ait 1932 tarihli 'Adam', Uruguaylı ustanın Paris avangardından doğup Montevideo'da olgunlaşan konstrüktif evrenselcilik düşüncesine açılan bir pencere sunuyor.

Erdem Kılıç3 dk okuma
Joaquín Torres-García'nın 'Adam'ı ve konstrüktif evrenselciliğin doğuşu (Görsel: İstanbul Sanat Evi)
Joaquín Torres-García'nın 'Adam'ı ve konstrüktif evrenselciliğin doğuşu (Görsel: İstanbul Sanat Evi)

Uruguaylı ressam Joaquín Torres-García'nın "Adam" başlıklı çalışması 1932 tarihini taşıyor. Tuval üzeri yağlı boya tekniğiyle yapılmış, 44 x 34 santim boyutlarındaki eser, kaynağın aktardığına göre bugün Buenos Aires'teki Museo Nacional de Bellas Artes koleksiyonunda bulunuyor. Bu tarih ilk bakışta küçük bir künye ayrıntısı gibi görünse de sanatçının kariyerinde 1932, gerçek bir eşik yılıdır. Torres-García o sıralarda Paris'ten ayrılmaya hazırlanıyor, yıllarca damıttığı geometrik dili kendi düşünce sistemine dönüştürüyordu.

Paris yılları ve Cercle et Carré

1874'te Montevideo'da, Katalan bir baba ile Uruguaylı bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen sanatçının biçimsel olgunluğu uzun bir yolculuğun ürünüdür. Çocukluğu ve gençliği büyük ölçüde Barcelona'da geçti. 1926'da Paris'e yerleştiğinde ise dönemin avangardının tam ortasına düştü. Kübizm, neoplastisizm ve gerçeküstücülük, kendi ifadesiyle üstüne bina ettiği üç akım oldu.

1929'da, yazar ve sanatçı Michel Seuphor ile birlikte Cercle et Carré grubunu kurdu. Grubun fikri, Piet Mondrian ve Theo van Doesburg ile yaptığı konuşmalarda olgunlaşmıştı. 1930 Nisan'ında Paris'te açılan Cercle et Carré sergisi yaklaşık 130 soyut yapıtı bir araya getirdi ve tümüyle soyut sanata ayrılmış ilk büyük ölçekli Avrupa sergilerinden biri olarak anıldı. Grup, 1931'de kurulan Abstraction-Création içinde eridi. Torres-García dergisini yıllar sonra Montevideo'dan, bu kez "Círculo y Cuadrado" adıyla sürdürecekti.

Grid, pictograma ve evrensel imge

Sanatçının olgun dili, "Universalismo Constructivo" yani Konstrüktif Evrenselcilik adını verdiği bir düşünceye dayanır. Bu sistemde tuval, dikey ve yatay çizgilerle, çoğunlukla altın oran ölçülerine göre bölünmüş hücrelere ayrılır. Her hücrenin içine, sanatçının yazılı bir dil gibi kullandığı yalın işaretler yerleşir: bir saat, bir balık, bir anahtar, bir çapa, bir ev, bir insan başı. Bu pictograma'lar, gündelik nesneleri evrensel birer simgeye indirger.

"Adam" başlığı da bu bağlamda okunabilir. İnsan figürü, Torres-García'nın en sık başvurduğu işaretlerden biriydi. İlk insan imgesi ise onun ilgi duyduğu, zamanların ve kültürlerin ötesindeki arketiple örtüşür. 1932, bu şematik dilin katılaşıp bir sisteme dönüştüğü döneme denk gelir. Eserin künyesindeki tarih, tam da bu geçişin izini taşır.

Montevideo'ya dönüş ve kalıcı miras

1934'te Torres-García Montevideo'ya kesin dönüş yaptı ve Taller Torres-García adlı atölyeyi kurdu. 1967'ye dek varlığını sürdüren atölye, Julio Alpuy ve José Gurvich gibi isimleri yetiştirerek bölgesel bir okula dönüştü. Sanatçının 1943 tarihli, Güney Amerika haritasını baş aşağı çizdiği "América Invertida" eskizi, merkezî bakışı tersine çeviren simgesel bir jest olarak Latin Amerika modernliğinin en çok anılan imgelerinden biri oldu.

Buenos Aires'teki Museo Nacional de Bellas Artes, sanatçının yapıtlarını uzun süredir koleksiyonunda bulunduruyor. Müze, doğumunun 150. yılı vesilesiyle 2024 sonunda, küratörlüğünü María Cristina Rossi'nin üstlendiği "Joaquín Torres García. Ensayo y convicción" başlıklı bir sergi düzenledi. Barcelona, Paris, New York ve Montevideo dönemlerinden yaklaşık 80 yapıtı bir araya getiren sergi, Uruguaylı ustanın etkisinin ulusal sınırları çoktan aştığını hatırlattı.

Türkiye'den bakış

Torres-García'nın grid içine yerleştirdiği simgeler, Türkiyeli okura hiç de yabancı olmayan bir düşünceyi çağrıştırır. Anadolu dokuma geleneğinde kilim motifleri de tıpkı onun pictograma'ları gibi çalışır: eli belinde, koçboynuzu, bereket ya da su yolu, hepsi soyut birer işaret olarak kuşaktan kuşağa aktarılan bir görsel alfabe kurar. Benzer bir indirgeme mantığı, harfin hem söz hem biçim olduğu hüsn-i hat geleneğinde de vardır. Ustanın yerel köke dayanıp evrensele açılan sanat arayışı, 1930'ların Türkiye'sindeki tartışmalarla neredeyse aynı yıllara denk gelir. Aynı on yılda İstanbul'da kurulan D Grubu kübizm ve konstrüktivizmi Türk resmine taşırken, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi sanatçılar halk motiflerini modern bir dille yeniden yorumluyordu. Amerika'ya dönüp kendi coğrafyasının belleğinden beslenen bir modernlik kurma çabası, Türk sanatçıların hem yerli hem çağdaş olma arayışıyla şaşırtıcı bir koşutluk taşır. Baş aşağı çevrilen harita ise merkezi sorgulayan her çevre coğrafya için tanıdık bir jesttir.

İlgili Yazılar