Ana içeriğe geç

Torres-García ve Konstruktif Evrenselcilik: Güney'i merkeze almak

Uruguaylı ressam Joaquín Torres-García, Mondrian'ın ızgarasını Kolomb öncesi sembollerle birleştirerek Konstruktif Evrenselciliği kurdu. Paris'ten Montevideo'ya uzanan bu yolculuk, Güney'i modern sanatın merkezine taşıma çabasının hikâyesidir.

Erdem Kılıç3 dk okuma
Torres-García ve Konstruktif Evrenselcilik: Güney'i merkeze almak (Görsel: İstanbul Sanat Evi)
Torres-García ve Konstruktif Evrenselcilik: Güney'i merkeze almak (Görsel: İstanbul Sanat Evi)

1943'te üretilmiş bir konstruktif kompozisyon, Uruguaylı ressam Joaquín Torres-García'nın (1874-1949) olgunluk dönemine ait sessiz bir belge gibidir. Karton üzerine yağlıboyayla kurulan ızgaralı yüzey, ilk bakışta yalnızca geometrik bir soyutlama sanılabilir. Oysa bu düzenli bölmelerin arkasında, yirminci yüzyıl sanatının en iddialı sentez projelerinden biri durur: sanatçının "Universalismo Constructivo", yani Konstruktif Evrenselcilik dediği düşünce.

Paris'te bir ızgara doğuyor

Torres-García Montevideo'da doğdu, ama sanatçı kimliğini Avrupa'da inşa etti. 1891'de ailesiyle babasının memleketi İspanya'ya göçtü ve doğduğu kente dönmesi tam kırk üç yıl sürdü. 1926'da Paris'e yerleştiğinde çağının en radikal soyut arayışlarının tam ortasına düştü. 1928-1929'da De Stijl'in iki önemli ismiyle, Theo van Doesburg ve Piet Mondrian ile tanışması onun için dönüm noktası oldu.

Bu tanışmalardan 1929-1930'da Cercle et Carré adlı grup doğdu. Genç yazar Michel Seuphor ile birlikte kurulan oluşum, Nisan 1930'da Galerie 23'te Avrupa'nın soyut sanata bütünüyle ayrılmış ilk büyük sergisini açtı. Mondrian, Kandinsky, Le Corbusier ve Sophie Taeuber-Arp gibi isimlerin işlerinin yer aldığı bu sergide grubun adı bile bir programa işaret ediyordu: daire sezginin, kare aklın simgesiydi.

Torres-García'nın kendi dili de tam bu gerilimde şekillendi. Mondrian'ın neo-plastik ızgarasını benimsedi, ama onu boş bırakmadı. 1928'de Paris'te gördüğü "Les arts anciens de l'Amérique" sergisi belirleyici oldu: Tiwanaku'nun Güneş Kapısı gibi Kolomb öncesi eserler, ona kendi işaret dizgesini kurma fikrini verdi. Bundan sonra ızgaralarını çoğunlukla altın orana göre böldü ve bölmelere balık, güneş, çapa, merdiven, kalp gibi şematik imgeler yerleştirdi. Geometri akıl, sembol ise sezgi ve evrensel bellekti.

Güney'i merkeze almak

1934'te Montevideo'ya döndüğünde Torres-García artık yalnızca bir ressam değil, bir öğretmen ve kuramcıydı. La Escuela del Sur'u, yani Güney Okulu'nu kurdu; 1943'te ise etrafındaki genç sanatçılarla Taller Torres-García adlı atölyeyi hayata geçirdi. Aynı yıl, belki de en çok bilinen işini üretti: América Invertida, Güney Amerika haritasını başaşağı çizdiği o küçük mürekkep çalışması. Altındaki cümle bir manifestoydu: "Nuestro norte es el Sur", yani "Bizim kuzeyimiz Güney'dir".

Bu jest basit bir provokasyon değildi. Modern sanatın coğrafyasını Kuzey'in, yani Avrupa ile Amerika Birleşik Devletleri'nin tekelinden çıkarmayı, Güney'i kendi terimleriyle tanımlamayı öneriyordu. 1943 tarihli konstruktif kompozisyonlar da bu düşüncenin görsel karşılığıdır: yerli bir belleği evrensel bir dille konuşturma çabası.

Kırılgan bir miras

Torres-García 1949'da öldü, ama öğrencileri atölyeyi yıllarca sürdürdü. Mirasının ne kadar kırılgan olduğu 1978'de acı biçimde görüldü. Rio de Janeiro Modern Sanat Müzesi'nde çıkan yangında, gezici bir serginin ardından orada bulunan yapıtların büyük bölümü yok oldu. Kayıtların da alevlere karışması yüzünden kesin sayı hiçbir zaman bilinemeyecek, ancak binden fazla işin kaybolduğu tahmin ediliyor. Bugün elimizde kalan her Torres-García kompozisyonu bu yüzden hem bir estetik hem de bir hafıza meselesidir.

Türkiye'den bakış

Torres-García'nın "Bizim kuzeyimiz Güney'dir" çıkışı, Türkiyeli okur için tanıdık bir tartışmanın yankısıdır. Cumhuriyet'in ilk kuşak ressamları da benzer bir soruyla boğuştu: modern resim Paris'ten ithal mi edilmeli, yoksa Anadolu toprağından mı büyütülmeli? 1930'ların devlet destekli yurt gezileriyle sanatçıları Anadolu'ya gönderen zihniyet, tam da bu yerel kök arayışının bir ifadesiydi. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun halk motiflerini, yazmaları ve kilim desenlerini modern tuvale taşıması, Torres-García'nın Kolomb öncesi işaretleri ızgarasına yerleştirmesiyle şaşırtıcı bir akrabalık taşır.

Dahası, Torres-García'nın geometri ile sembolü birleştiren dili Türk görsel kültürüne hiç de yabancı değildir. Anadolu kilimlerinin her motifi, tıpkı onun balığı ya da güneşi gibi, bir anlam taşır: koçboynuzu bereketi, elibelinde doğurganlığı, hayat ağacı sonsuzluğu anlatır. İslam sanatının geometrik soyutlaması, sonsuz tekrar eden yıldız örgüleri de aklı ve sezgiyi aynı yüzeyde buluşturur. Bu yüzden Torres-García'yı yalnızca uzak bir Latin Amerika ustası olarak değil, kendi geleneğimizle sessizce konuşan bir çağdaş olarak da okuyabiliriz.

İlgili Yazılar