Ana içeriğe geç

Kandinsky'nin renk laboratuvarı: Eş Merkezli Daireli Kareler'in izinde

1913 tarihli küçük bir renk çalışması, bugün Kandinsky'nin en çok çoğaltılan imgelerinden biri haline geldi. Peki on iki kareli bu eskiz, soyut sanatın simgesine nasıl dönüştü?

Erdem Kılıç3 dk okuma
Kandinsky'nin renk laboratuvarı: Eş Merkezli Daireli Kareler'in izinde (Görsel: İstanbul Sanat Evi)
Kandinsky'nin renk laboratuvarı: Eş Merkezli Daireli Kareler'in izinde (Görsel: İstanbul Sanat Evi)

Wassily Kandinsky'nin 1913 tarihli "Farbstudie: Quadrate mit konzentrischen Ringen" adlı çalışması, bugün pek çok kişinin soyut sanat denince aklına gelen ilk imgelerden biri. On iki kareye bölünmüş küçük bir kağıt yüzeyi ve her karenin içine yerleştirilmiş iç içe halkalar. Poster baskılarından defter kapaklarına kadar sayısız yüzeyde karşımıza çıkan bu düzen, aslında bir başyapıt olarak değil, bir çalışma notu olarak doğdu.

Tablo değil, bir renk denemesi

Eserin Almanca adındaki "Farbstudie", yani "renk çalışması" ifadesi çok şey anlatıyor. 23,9 x 31,5 santimetrelik bu küçük kağıt, Kandinsky'nin renklerin yan yana geldiğinde nasıl davrandığını sınadığı bir tür laboratuvar. Kağıt üzerine suluboya, guaş ve boya kalemiyle hazırlanan eser, sanatçının daha büyük kompozisyonlarına zemin oluşturan bir eskiz niteliğinde. Her karede farklı renklerin iç içe halkalar halinde titreşmesi, ressamın rengin duygusal etkisini adeta ölçtüğü bir deneyi andırıyor.

Kandinsky için daire hiçbir zaman salt geometrik bir biçim olmadı. Halkayı kozmosun gizemiyle ilişkilendiren sanatçı, bu motifi ileriki yıllarda, özellikle Bauhaus döneminde kompozisyonlarının merkezine taşıyacaktı. 1913 tarihli bu küçük çalışma, o uzun ilginin erken bir habercisi sayılabilir.

Rengin dili ve Der Blaue Reiter

Kandinsky'nin böyle bir deneye yönelmesi tesadüf değil. Moskova'da hukuk ve iktisat okumuş, akademik bir kariyerin eşiğine gelmişken otuzlu yaşlarının başında her şeyi bırakıp Münih'e resim eğitimi almaya gitmişti. Aktarılanlara göre bu kararda iki uğrak belirleyici oldu: Moskova'da gördüğü Monet imzalı "Meules" serisi ve Wagner'in "Lohengrin" operasını dinlerken yaşadığı, sesleri renk olarak duyumsama deneyimi. Kaynaklar Kandinsky'nin sinestezi sahibi olduğunu, yani rengi ve sesi bir arada algıladığını aktarıyor.

Bu duyum, kuramının da temeli oldu. 1911'de yayımladığı "Über das Geistige in der Kunst" başlıklı kitabında rengi, ruh üzerinde doğrudan etki kuran bir araç olarak tanımladı. Aynı yıl Münih'te Franz Marc ile birlikte kurduğu Der Blaue Reiter çevresi, biçim ve rengin somut bir nesneye bağlı kalmadan da manevi bir değer taşıyabileceği düşüncesi etrafında toplandı. Grubun adındaki "mavi" bile rastgele değildi: Kandinsky mavinin en tinsel renk olduğuna inanıyordu. Eş Merkezli Daireli Kareler, işte bu düşünce ikliminden çıkan somut bir uygulama.

Bir bağış, bir müze

Eserin bugün Münih'teki Lenbachhaus'ta bulunması da başlı başına bir hikaye. Müze, dünyanın en zengin Der Blaue Reiter koleksiyonuna büyük ölçüde ressam Gabriele Münter'in bağışı sayesinde sahip. Kandinsky'nin 1914'e dek yol arkadaşı olan Münter, 1957'de sekseninci yaş gününde gruba ait binden fazla eseri müzeye bağışladı. Aralarında Kandinsky imzalı doksana yakın yağlıboya ile yüzlerce suluboya ve çizim vardı. Aktarılanlara göre Münter, bu eserlerin bir bölümünü Nasyonal Sosyalist dönemde Murnau'daki evinin bodrumunda saklayarak korumuştu. Yani bu renk çalışmasını bugün görebiliyor olmamız, kısmen bir kadının sessiz ısrarına borçlu.

Türkiye'den bakış

Kandinsky'nin nesneden arınmış renk ve biçim arayışı, Türkiyeli izleyici için uzak bir laboratuvar deneyi değil. İç içe geçen halkalar ve merkezden yayılan geometri, Osmanlı kitap sanatındaki şemse madalyonlarını, cami kubbelerinin bezemesini ve İznik çinilerinin dairesel düzenini akla getirir. Bu benzerlik, soyut sanatın Batı'da bir kopuş olarak yaşandığı dönemde, bu coğrafyada figürsüz bir görsel dilin zaten yüzyıllardır var olduğunu hatırlatır; rengin ve bezemenin tek başına anlam taşıması fikri tezhip ve hat geleneğine yabancı değildir. Türkiye'de soyuta geçiş ise görece geç oldu. 1933'te kurulan d Grubu ile ivme kazanan bu arayış, ikinci savaş sonrasında Nejad Melih Devrim, Fahrelnissa Zeid, Sabri Berkel ve Adnan Çoker gibi adlarla kendi renk gramerini kurdu. Özellikle Zeid'in ışık saçan, hücresel tuvalleri ile Çoker'in kubbe ve mihrap biçimlerinden damıttığı soyutlamaları, Kandinsky'nin sorusuyla, yani rengin ve biçimin tek başına ruha seslenip seslenemeyeceği sorusuyla akraba görünür. Bu küçük kareli eskize bakarken hem uzak hem tanıdık bir geometriyle karşılaşırız.

İlgili Yazılar