Ana içeriğe geç

Pera Film'in kült seçkisi Şimdi Uzaklardasın: Eraserhead'den Pulp Fiction'a

Pera Müzesi Oditoryumu'nda 9 Eylül'de başlayan Şimdi Uzaklardasın programı 11 Ekim'de sona eriyor. Seçkideki yedi film, gece yarısı gösterimlerinden bağımsız sinemaya uzanan kült kavramının nasıl ortaya çıktığını da gösteriyor.

Erdem Kılıç4 dk okuma
Pera Film'in kült seçkisi Şimdi Uzaklardasın: Eraserhead'den Pulp Fiction'a (Görsel: Artdog Istanbul)
Pera Film'in kült seçkisi Şimdi Uzaklardasın: Eraserhead'den Pulp Fiction'a (Görsel: Artdog Istanbul)

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi'nin film ve video programı Pera Film, yeni sezonu kült filmlere ayırdı. 9 Eylül'de başlayan Şimdi Uzaklardasın programı 11 Ekim'e kadar Pera Müzesi Oditoryumu'nda sürüyor. Seçkide David Lynch, Coen Kardeşler, Quentin Tarantino, John Hughes, Brian De Palma, Richard Linklater ve Hal Ashby'nin birer filmi var. Her film iki kez gösteriliyor. Programın son haftasında The Breakfast Club 9 Ekim'de, Harold and Maude 10 Ekim'de, Pulp Fiction ise 11 Ekim'de perdeye geliyor.

Pera Film, programı farklı dönemlerde çekilmiş ama karakterleri, diyalogları, müzikleri ve sinema diline getirdikleri yeniliklerle güncelliğini koruyan filmlerin seçkisi olarak tanıtıyor. Eylülde Pulp Fiction ve The Big Lebowski gösterimlerinin ardından ücretsiz DJ performansları düzenlendi. Engin Ertan ile Nil Kural ve Murat Güneş gibi sinema ve müzik yazarları, filmlerin müzikal atmosferinden yola çıkan setler çaldı.

Seçkideki filmler

  • Eraserhead (David Lynch, 1977): Lynch'in ilk uzun metrajı. Henry Spencer'ın sürekli ağlayan, yaratığı andıran bebeğiyle ilişkisini anlatan film, baba olma korkusunu ve yabancılaşmayı geleneksel anlatının dışında işliyor.
  • Harold and Maude (Hal Ashby, 1971): Ölüme takıntılı 20 yaşındaki Harold ile hayata sınırsız bir neşeyle bağlı 79 yaşındaki Maude'un hikâyesi. Başrollerde Bud Cort ve Ruth Gordon var.
  • The Breakfast Club (John Hughes, 1985): Cumartesi gününü ceza olarak okul kütüphanesinde geçiren beş lise öğrencisi, toplumun onlara yapıştırdığı etiketleri zamanla bir kenara bırakıyor.
  • Dazed and Confused (Richard Linklater, 1993): 1976'da Teksas'ta lisenin son gününü yaşayan bir grup gencin tek bir gün ve geceye yayılan hikâyesi. Linklater filmde kendi gençlik anılarından yararlanıyor.
  • Pulp Fiction (Quentin Tarantino, 1994): Los Angeles yeraltı dünyasında kesişen hikâyeler kronolojik olmayan bir kurguyla anlatılıyor. Film Altın Palmiye'yi ve En İyi Orijinal Senaryo Oscar'ını kazandı.
  • The Big Lebowski (Coen Kardeşler, 1998): Jeff Bridges'ın canlandırdığı The Dude'un bir fidye vakasına karışmasıyla başlayan absürt bir kara komedi.
  • Snake Eyes (Brian De Palma, 1998): Nicolas Cage'in oynadığı dedektif Rick Santoro, bir boks maçı sırasında işlenen siyasi suikastı çözmeye çalışıyor. Yaklaşık 13 dakikalık kesintisiz açılış sahnesi ve bölünmüş ekran kullanımı De Palma'nın görsel üslubunu özetliyor.

Kült nasıl oluşur: gece yarısı salonları

Seçkinin ortak noktası, filmlerin çoğunun yayımlandıkları dönemden çok sonra değer kazanmış olması. Bu sürecin en iyi bilinen örneklerinden biri Eraserhead. Yapımcı ve dağıtımcı Ben Barenholtz 1968'de New York'ta açtığı Elgin Cinema'da El Topo ve Pink Flamingos gibi filmlerle gece yarısı gösterimi formatını yaygınlaştırmıştı. Anlatılana göre Barenholtz Eraserhead'i izlemeyi bitirmeden dağıtmaya karar verdi. Film, Cinema Village'daki gece yarısı gösterimleriyle izleyici buldu ve yıllarca sanat sinemalarında gösterildi. Böylece düşük bütçesine göre çok kârlı bir film haline geldi. Barenholtz daha sonra Coen Kardeşler'in kariyerinin başlamasında da rol oynadı. Bu da seçkideki iki ismi beklenmedik biçimde birbirine bağlıyor.

Harold and Maude'un hikâyesi de benzer. Film 1971'de gişede başarısız oldu ve konusu nedeniyle sert eleştiriler aldı. Variety'deki bir eleştiri filmin "yanan bir yetimhane kadar komik" olduğunu yazmıştı. Ancak Minneapolis yakınlarındaki Westgate Theater'da iki yılı aşkın süre gösterimde kaldı ve bu bölgede The Sound of Music'in rekorunu geçti. Başka küçük salonlar da filmi programlarına aldı. Film ancak 1983'te kâra geçebildi, 1997'de de ABD Ulusal Film Arşivi'ne seçildi. Bu örnekler kült statüsünün stüdyolar ya da eleştirmenler tarafından değil, salonlarda aynı filmi tekrar tekrar izleyen topluluklar tarafından oluşturulduğunu gösteriyor.

Pera Film'in programı da bu geleneği bugünün koşullarına uyarlıyor. Gösterim sonrası DJ setleri ve müzenin geç saatlere kadar açık kalması, filmi yalnızca izlenen bir eser olmaktan çıkarıp ortak bir akşam deneyimine dönüştürmeyi amaçlıyor.

Türkiye'den bakış

Programın adı Türkiyeli okura tanıdık gelecektir. "Şimdi Uzaklardasın", sözü ve bestesi Zeki Müren'e ait suzinak makamındaki şarkının adı. Müze bu bağlantıyı açıkça kurmuyor. Yine de Amerikan kült sinemasından oluşan bir seçkiye bir Türk sanat musikisi şarkısının adının verilmesi, kült kavramının özünü iyi özetliyor: zamanında geçip gitmiş gibi görünen bir eser, yıllar sonra özlemle yeniden sahiplenilir. Şarkının Şevval Sam'den Sertap Erener'e kadar pek çok kez yeniden yorumlanması da aynı durumu müzik alanında gösteriyor.

Türkiye'de kült kültürünün en çarpıcı örneği muhtemelen Çetin İnanç'ın 1982 yapımı Dünyayı Kurtaran Adam'ı. Bütçe sorunları yaşayan film, Star Wars görüntülerini ve çeşitli Hollywood filmlerinin müziklerini izinsiz kullanmıştı. İnternet sayesinde dünya çapında "Turkish Star Wars" adıyla hayran kitlesi edindi ve yurt dışında gece yarısı gösterimlerine girdi. 2021'de İstanbul Film Festivali'nde de gösterildi. Bu yol, Eraserhead'in New York'taki serüvenine benziyor: Bir film, ilk yayımlandığı bağlamdan koparak topluluklar tarafından yeniden keşfediliyor.

Görsel kültür açısından da kült filmler afişler, replikler ve karakter imgeleriyle yaşıyor. Pulp Fiction'ın afişleri ya da The Dude'un silueti bugün film izlemeyenlerin bile tanıdığı imgeler. Yeşilçam afişleri ve el boyaması sinema panoları da Türkiye'de benzer bir koleksiyon ilgisi görüyor. Pera Müzesi'nin seçkisi, bu imgelerin kaynağına dönüp onları yeniden büyük perdede görmek için iyi bir fırsat.

İlgili Yazılar