Rashid Al Khalifa'nın Inhabited Crate'i Tersane'de: Izgara, kafes ve Körfez'de sanat hamiliği
Bahreynli sanatçı Rashid Al Khalifa, Contemporary Istanbul'un 21. edisyonunda Haliç kıyısına çelik ağdan, içine girilebilen bir yapı kurdu. Yerleştirme, sanatçının elli yılı aşan kariyerini ve Körfez'de sanat ile hamilik arasındaki ilişkiyi yeniden gündeme taşıyor.

Contemporary Istanbul'un 21. edisyonu eylül sonunda Tersane İstanbul'da kapılarını açtığında, Haliç kıyısındaki açık hava heykel rotasının en dikkat çeken işlerinden biri Bahreynli sanatçı Rashid Al Khalifa'nın Inhabited Crate – Multicolored adlı yerleştirmesiydi. Galvanizli çelik ağ ve çok renkli toz boya kaplamayla üretilen 480 × 380 × 300 cm ölçülerindeki yapının küratörlüğünü Cenevre Sanat ve Tarih Müzesi'nin (MAH) direktörü Marc-Olivier Wahler üstlendi. Fuar bu yıl 16 ülkeden 70 galeriyi bir araya getirdi.
Artdog Istanbul'da yazan Şebnem Kırmacı, işi yalnızca "Doğu ile Batı'yı buluşturan" bir estetik olarak okumanın yetersiz kalacağını vurguluyor. Sanatçının Bahreyn kraliyet ailesinin bir üyesi, kültür yöneticisi ve hami olması, eserini Körfez'de sanat üretiminin nasıl biçimlendiğine dair daha geniş bir tartışmanın içine yerleştiriyor.
Peyzaj resminden alüminyum yüzeylere
1952'de Bahreyn'de doğan Al Khalifa, ilk kişisel sergisini 1970'te, henüz 18 yaşındayken Manama'daki Dilmun Hotel'de açtı. Sanatçının resmi biyografisine göre eğitimi için İngiltere'ye gitmesi Emir'in desteğiyle mümkün oldu; Sussex'teki Hastings College of Arts and Technology'de okudu. 1978'de ülkesine döndüğünde Avrupa empresyonistlerinin etkisi altındaydı ve Bahreyn manzaralarını kendi yorumuyla resmetmeye yöneldi.
Kariyerinin kurumsal ayağı da erken başladı. 1983'te bir grup Bahreynli sanatçıyla birlikte kâr amacı gütmeyen Bahrain Arts Society'yi kurdu ve derneğin ilk başkanı oldu. Sonraki on yıllarda figüratif resimden soyutlamaya, renk alanı çalışmalarından üç boyutlu ve mimari formlara uzanan bir yol izledi. 2000'lerde geliştirdiği dışbükey tuvaller, ışığın yüzey üzerindeki davranışını değiştirdi. Bu dönemin özeti, 2010'da Bahrain National Museum'da açılan Convex: A New Perspective sergisiydi. Ardından alüminyum ve paslanmaz çelik üzerine emaye çalışmalara, Spectrum, Parametric ve Wave gibi dizilere geçti.
Uluslararası görünürlüğü de bu dönemde arttı. 2015'te 56. Venedik Bienali kapsamında Eye of the Thunderstorm: Effervescent Practices from the Arab World başlıklı paralel etkinlikte yer aldı; 57. Venedik Bienali, 2019 Moskova Bienali, Art Dubai ve Abu Dhabi Art da katıldığı etkinlikler arasında.
Izgaradan mashrabiya'ya
Inhabited Crate'i bir heykel olarak tanımlamak eksik kalıyor; yapı seyredilmekten çok içinde dolaşılmak üzere tasarlanmış. Çelik ağın geçirgenliği iç ile dış arasındaki sınırı belirsizleştiriyor, izleyici hareket ettikçe kesişen ızgaralar yeni desenler üretiyor ve rıhtıma düşen ışık sürekli değişiyor.
Modernist sanat ve mimarlıkta ızgara; düzen, tekrar ve rasyonalitenin simgesidir. Al Khalifa bu katı sistemi bir yüzeyi bölmek için değil, bir hacmi tanımlamak için kullanıyor. Sanatçı kendi açıklamalarında bu araştırmayı İslam mimarisindeki geometriye, özellikle de mashrabiya'ya bağlıyor. Geleneksel Orta Doğu mimarisinde mashrabiya, dışarıyla bağı koparmadan mahremiyet, gölge ve hava dolaşımı sağlayan ahşap kafes elemandı. Kırmacı'nın da işaret ettiği gibi burada kolay bir "gelenek ile modernite" formülünden çok, geleneksel bir mekânsal ilkenin endüstriyel bir dile çevrilmesi söz konusu.
Tersane'ye mi ait, Tersane'de mi?
Tersane-i Âmire, Fatih döneminde temelleri atılan ve 16. ile 17. yüzyıllarda Osmanlı donanmasının ana üssü haline gelen bir yapı. Ancak eser yalnızca İstanbul için üretilmedi. Aynı yıl Venedik'teki European Cultural Centre'ın Personal Structures – Confluences sergisinde, 400 × 400 × 400 cm ölçülerinde ve farklı bir renk uygulamasıyla başka bir Inhabited Crate sergileniyor. Bu nedenle İstanbul'daki versiyonu mekâna özgü bir iş olarak değil, tarihi bir tersaneyle yeni bir ilişki kuran gezgin bir yapı olarak görmek daha isabetli. Sorulması gereken soru da bu: geçirgen çelik kafes, tersanenin endüstriyel hafızasıyla gerçekten konuşuyor mu, yoksa tarihi mekân yalnızca etkileyici bir fon mu sağlıyor?
Türkiye'den bakış
Türkiyeli izleyici için Al Khalifa'nın çıkış noktası hiç de yabancı değil. Mashrabiya'nın Osmanlı mimarisindeki karşılığı, eski İstanbul konaklarının ve yalılarının pencerelerini örten ahşap kafeslerdir. Bu kafesler de tıpkı Bahreyn'deki örnekleri gibi içeriyi dışarıdan saklarken dışarıyı içeriden görünür kılıyor, gölge ve serinlik üretiyordu. Haliç kıyısında çelikten kurulmuş bir kafesin, bu kentin kendi ahşap kafes geleneğiyle yan yana düşünülmesi, yerleştirmeye ithal bir nesne olmanın ötesinde bir yankı kazandırıyor.
Yerel sanat tarihinde de karşılıklar var. Adnan Çoker, kemer ve mihrap gibi mimari formları yalın geometrik bir soyutlamaya dönüştürerek benzer bir "gelenekten yapıya" çeviri yapmıştı. Sanatçı kimliği ile hanedan kimliğinin iç içe geçmesi ise bize son halife Abdülmecid Efendi'yi hatırlatıyor: Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin hamisi olan, aynı zamanda kendisi de resim yapan bir hanedan üyesi. Bu paralel, Al Khalifa'yı değerlendirirken eserin biçimsel niteliğiyle hamilik konumunu birbirinden ayırarak bakmanın önemini hatırlatıyor. Körfez ülkelerinin İstanbul'daki fuar ve kurumlarla giderek yoğunlaşan ilişkisi düşünüldüğünde bu ayrım, önümüzdeki yıllarda da sıkça sorulacak bir soru olacak.


