Ana içeriğe geç

The Met'te Oryantalizm: Osman Hamdi Bey, Gérôme ile aynı duvarda

Metropolitan Museum of Art, Orientalism: Between Fact and Fantasy sergisiyle 19. yüzyılın Doğu imgesini tek yönlü bir bakış olarak değil, karşılıklı bir kültürel dolaşım olarak yeniden okuyor. Serginin merkezinde ise Osman Hamdi Bey var.

Erdem Kılıç4 dk okuma
The Met'te Oryantalizm: Osman Hamdi Bey, Gérôme ile aynı duvarda (Görsel: Artdog Istanbul)
The Met'te Oryantalizm: Osman Hamdi Bey, Gérôme ile aynı duvarda (Görsel: Artdog Istanbul)

New York'taki Metropolitan Museum of Art, 12 Haziran 2026'da açtığı ve 28 Şubat 2027'ye kadar sürecek Orientalism: Between Fact and Fantasy ile kendi tarihinde bir ilke imza atıyor. Bu, müzenin doğrudan Oryantalizme ayrılmış ilk sergisi ve aynı zamanda Avrupa Resimleri ile İslam Sanatı bölümlerinin ilk büyük ortak projesi. Avrupa Resimleri'nden Asher Miller ile İslam Sanatı'ndan Maryam Ekhtiar ve Deniz Beyazıt'ın küratörlüğünü üstlendiği sergi, dört bölümde yaklaşık 180 eseri bir araya getiriyor. Eserler müzenin on iki ayrı küratöryal bölümünden ve çeşitli kurum ile özel koleksiyonlardan geliyor.

Serginin anlatısı Napolyon'un 1798'deki Mısır seferiyle başlıyor ve Fransa'da eğitim almış Osmanlı ressamı Osman Hamdi Bey (1842-1910) ile sona eriyor. Bu kronoloji, sergiyi tasarlayanların asıl sorusunu da ele veriyor: Doğu yalnızca Batı'nın hayal ettiği bir şey miydi, yoksa iki yönlü bir karşılaşmanın ürünü müydü?

Resimden halıya: geniş bir kültürel dolaşım

Sergi resim ve çizimle yetinmiyor. Fotoğraflar, resimli kitaplar, mimari parçalar, tekstil ve giysiler, seramik, cam, metal işleri ile silah ve zırhlar da aynı anlatının parçası. Jean-Auguste-Dominique Ingres, Eugène Delacroix, John Frederick Lewis, John Singer Sargent ve Jean-Léon Gérôme gibi isimlerin işleri, İslam dünyasından gelen nesnelerle yan yana duruyor. Gérôme'un Prayer in the Mosque ve Bashi-Bazouk adlı tuvalleri, Charles Bargue'ın A Bashi-Bazouk çalışması ya da William De Morgan'ın İznik etkili seramikleri bu diyaloğun örnekleri arasında.

Bu düzenlemenin arkasında açık bir tez var: Avrupa atölyelerinde sahne dekoruna dönüşen halılar, kumaşlar ve silahlar gerçek nesnelerdi ve Avrupa tasarımını, koleksiyonculuğu ve mimarlığı kalıcı biçimde etkiledi. Oryantalizm burada bir resim türünden çok, eleştirmenlerin deyişiyle bir "kültürel trafik" alanı olarak sunuluyor.

Said'den sonra Oryantalizmi sergilemek

Böyle bir sergi kaçınılmaz olarak Edward Said'in 1978'de yayımlanan Orientalism kitabının gölgesinde açılıyor. Said, Doğu imgesini Batı'nın kendini tanımlamak ve egemenlik kurmak için ürettiği bir söylem olarak çözümlemişti. Sanat tarihinde bu eleştiriyi en keskin biçimde resme taşıyan metinlerden biri de Linda Nochlin'in 1983 tarihli "The Imaginary Orient" makalesiydi. Nochlin, Gérôme'un titiz gerçekçiliğinin aslında kurgusal bir Doğu'ya inandırıcılık kazandırdığını savunuyordu.

The Met'in yaklaşımı bu çerçeveyi reddetmiyor ama genişletiyor. Gerçek gözlem, hatıra ve saf fantezi arasındaki çizgiyi tek tek eserler üzerinden sorgulayan sergi, karşılıklı etkileşimi ve yanlış anlamaları da hikâyeye dahil ediyor. Bu tercih eleştirmenler arasında tartışma yaratmaya aday: bazıları bunu daha nüanslı bir okuma olarak görürken, bazıları sömürgeci bağlamın yumuşatılması riskine dikkat çekebilir.

Osman Hamdi Bey: içeriden bir bakış

Serginin en dikkat çekici hamlesi, ilk kez önemli bir grup Osman Hamdi Bey resmini Gérôme ve çağdaşlarının eserleriyle yan yana getirmesi. Müzenin açıklamasına göre bu karşılaşma, Hamdi Bey'in 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'ndaki modern ve kozmopolit hayatı her sanatçıdan daha fazla "içeriden" temsil ettiğini görünür kılıyor.

Bu ilişkinin kişisel bir boyutu da var. Sadrazam İbrahim Edhem Paşa'nın oğlu olan Osman Hamdi, 1860'larda hukuk okumak için gittiği Paris'te resme yöneldi ve Gérôme ile Gustave Boulanger'nin çevresinde yetişti. Yani duvarda yan yana duran iki ressam, bir anlamda hoca ile öğrencisi. İstanbul'a döndükten sonra Bağdat'ta Midhat Paşa'nın yanında görev yaptı, 1875'te Kadıköy'ün ilk belediye başkanı oldu. 1881'de Müze-i Hümayun'un başına geçti, 1882'de Sanayi-i Nefise Mektebi'nin kuruluşuna öncülük etti ve 1884'te eski eserlerin yurt dışına kaçırılmasını yasaklayan Asar-ı Atika Nizamnamesi'nin hazırlanmasında rol oynadı. Sayda'da İskender Lahdi'nin gün yüzüne çıkarılması da onun yönettiği kazılarda gerçekleşti.

Bu çok katmanlı biyografi, resimlerine bakışı da değiştiriyor. Gérôme'un Osmanlı sahneleri çoğu zaman Batılı izleyicinin beklentisine göre kurgulanmış, dramatize edilmiş görüntülerdir. Hamdi Bey'in At the Mosque Door gibi işlerinde ise mimari ayrıntı, giysi ve figürler, modernleşme ile geleneğin iç içe geçtiği yaşayan bir toplumun parçası olarak karşımıza çıkar. Yine de Hamdi Bey'in Batılı akademik dili ve Oryantalist repertuvarı kullandığı da unutulmamalı. Sergiyi ilginç kılan, bu gerilimi çözmeye değil, görünür kılmaya çalışması.

Türkiye'den bakış

Türkiyeli izleyici için Osman Hamdi Bey'in New York'ta Gérôme'la aynı duvarı paylaşması, uzun süredir yurt içinde süren bir tartışmanın uluslararası sahneye taşınması anlamına geliyor. Hamdi Bey bizde hem modern Türk resminin kurucu figürlerinden biri hem de müzeciliğin ve arkeolojinin öncüsü olarak anılır. Kurduğu Sanayi-i Nefise Mektebi bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin temelidir, yönettiği Müze-i Hümayun ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri olarak yaşamaya devam ediyor.

Aynı zamanda Hamdi Bey'in resimleri yerli eleştiride "kendi kendini Oryantalize etme" sorusuyla da tartışılmıştır: Batılı bir dili ve Batılı bir pazarı hedefleyen bir Osmanlı aydını, kendi dünyasını ne ölçüde içeriden resmedebilir? 1873 Viyana Dünya Sergisi için Marie de Launay ile hazırladığı, Osmanlı giysilerini fotoğraflarla belgeleyen Elbise-i Osmaniyye albümü, bu temsil arayışının erken bir örneği olarak okunabilir.

İstanbul'da bu tartışmayı yerinde izlemek mümkün. Suna ve İnan Kıraç Vakfı'nın Pera Müzesi'ndeki Oryantalist Resim Koleksiyonu, Avrupalı ressamların Osmanlı tasvirlerini Osmanlı sanatçılarının işleriyle birlikte sunuyor. Koleksiyonun en bilinen eseri olan Kaplumbağa Terbiyecisi, 2004'te yaklaşık 3,5 milyon dolara alınmıştı ve bugün Türk görsel kültürünün en tanıdık imgelerinden biri. Ders kitaplarından afiş ve baskılara kadar her yerde karşımıza çıkan bu tablonun, reformların yavaşlığına yönelik bir hiciv olarak okunması, Hamdi Bey'in imgelerinin yalnızca egzotik bir dekor olmadığını hatırlatıyor. The Met sergisi, Türkiyeli okura bu tanıdık resimlere bir kez de küresel bir sanat tarihi tartışmasının içinden bakma fırsatı sunuyor.

İlgili Yazılar