Yaratamayan Şairin Trajikomedisi: Un Poeta ve Bir Sanatçının Sancısı
Simón Mesa Soto'nun Cannes'da ödüllendirilen Un Poeta filmi, yaratamayan bir şairin trajikomedisini anlatıyor. Filmin arka planına, gerçek bir lanetli şaire ve Türk edebiyatındaki koşutlarına bakıyoruz.

Kolombiyalı yönetmen Simón Mesa Soto'nun ikinci uzun metrajı Un Poeta, Mayıs 2025'te Cannes Film Festivali'nin Un Certain Regard bölümünde Jüri Ödülü'ne değer görüldü. Filmin merkezinde, orta yaşlı, boşanmış, işsiz ve annesinin evine geri dönmüş bir şair olan Oscar Restrepo var. Yıllardır şiire adanmış ama edebiyat çevrelerince pek kaale alınmayan bu karakter, Sanat Kritik'te Aslınur Arısoy'un değerlendirmesine de konu oldu. Arısoy filmi, yaratıcılık krizini Sartre'ın "kötü inanç" kavramı ve Lacan'ın "Büyük Öteki"si ekseninde okuyor. Aşağıda hem bu okumaya hem de filmin arka planına bakıyoruz.
Cannes'dan Oscar yarışına
Mesa Soto sinema dünyasına yabancı bir isim değil. 2014'te Cannes'da kısa film dalında Altın Palmiye kazanan Leidi'nin, ardından yine Cannes'ın resmi seçkisine giren Madre'nin ve 2021'de Eleştirmenler Haftası'nda gösterilen ilk uzun metrajı Amparo'nun yönetmeni. Un Poeta, Kolombiya, Almanya ve İsveç ortak yapımı. Medellín'de çekilen film, festival dönüşünde San Sebastián ve Münih başta olmak üzere pek çok durakta ödüller topladı ve Kolombiya'nın 98. Akademi Ödülleri'ndeki uluslararası film adayı olarak seçildi. Başrolde profesyonel olmayan bir oyuncu, Ubeimar Rios var; eleştirmenlerin çoğu onun kambur duruşunu ve tutuk ifadesini, filmin trajikomik tonunu taşıyan asıl unsur olarak öne çıkardı.
Duvardaki lanetli şair
Oscar'ın odasının duvarında José Asunción Silva'nın portresi asılıdır ve bu tercih rastlantı değildir. Silva, 1865 Bogotá doğumlu, modernismo akımının öncülerinden sayılan bir Kolombiyalı şair. Avrupa yolculuklarında Mallarmé ve Oscar Wilde ile tanışmış, kız kardeşi Elvira'nın ölümünün ardından yazdığı Nocturno ile anılır olmuş, yapıtları Rubén Darío gibi isimleri etkilemiştir. Ne var ki hayatı borçlar, bir gemi kazasında yitirdiği el yazmaları ve yakın kayıplarla gölgelenmiş; 1896'da, henüz 31 yaşındayken yaşamına son vermiştir. Yaygın anlatıya göre, ölümünden bir gün önce doktoruna kalbinin yerini işaretletmiştir. Filmde Oscar'ın kendi göğsüne bir kalp çizdiği sahne, bu figürle kurduğu özdeşleşmeyi ima eder. Silva'nın duvardan bakışı, Oscar için hem bir ilham hem de asla erişilemeyen bir ölçüt işlevi görür.
Yaratamamanın halleri
Arısoy'un okuması, Oscar'ın yazamama halini basit bir tıkanıklık olarak değil, bir kaçış olarak yorumluyor. Şair, üretememesini kendi sorumluluğu yerine dışsal ve trajik bir kader gibi kurgular; bu da Sartre'ın "kötü inanç" dediği, insanın özgürlüğünden kaçarak kendini bir nesneye indirgemesi durumuna denk düşer. Yazıda öne çıkan bir soru şu: Oscar gerçekten şiir mi yazmak istiyor, yoksa insanların ona "şair" demesini mi arzuluyor? Bu ayrım, Lacan'ın "insanın arzusu ötekinin arzusudur" fikrine bağlanıyor. Filmin ikinci yarısında Oscar'ın öğretmenlik yapmaya başlaması ve yetenekli öğrencisi Yurlady'yi keşfetmesi de bu arayışın bir uzantısı gibi okunuyor. Oysa Yurlady şiiri bir amaç değil, bir araç olarak görecek kadar açık sözlüdür; maddi kaygıların onun için daha bağlayıcı olduğunu söyler. Bu dürüstlük, Oscar'ın kendi sıradanlığıyla yüzleşmesinin kapısını da aralar. Yazının vurguladığı gibi, izleyicinin bu karaktere öfkelenmesi zordur; acımayla karışan tuhaf bir his, filmin komedisini besler.
Türkiye'den bakış
Oscar'ın hâli, Türkiyeli okura hiç yabancı gelmeyecek bir arketipi çağrıştırıyor: Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ında adını koyduğu "tutunamayan". Toplumsal düzene ne tam yerleşebilen ne de ondan büsbütün kopabilen, kendi yeteneğinin ağırlığı altında ezilen bu figür, Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ında farklı bir tonla yeniden karşımıza çıkar. Türk edebiyatındaki "lanetli şair" romantizmi de genç yaşta yitip giden ya da yoksullukla boğuşan şairler üzerinden hep bir çekim alanı olmuştur; Silva'nın Kolombiya için taşıdığı mit, bizdeki benzer figürlerle örtüşür. Sinemada ise en güçlü koşutu Nuri Bilge Ceylan'ın Ahlat Ağacı'nda buluyoruz. Yazar olmak isteyen, kitabını bastıramayan, üniversiteden sonra taşraya baba evine dönen Sinan ile annesinin evine sığınan Oscar arasındaki akrabalık çarpıcıdır. İki filmde de merkezde, sanatın ve düşüncenin kolay yeşermediği bir coğrafyada baba-oğul ya da anne-oğul bağının içinden çıkılmaz düğümü durur. Bu ortaklık, Un Poeta'yı yerel bir hikâye olmaktan çıkarıp evrensel bir yaratıcılık sancısının parçası kılıyor.


