Geç keşfedilen kadın sanatçılar: Bourgeois ve Lassnig'in uzun bekleyişi
Louise Bourgeois yetmişinde, Maria Lassnig doksanına yakın tanındı. Sanat dünyasının kadın sanatçıları neden bu kadar geç keşfettiğine ve bu gecikmenin Türkiye'deki karşılığına bakıyoruz.

Sanat tarihi, yeteneğin her zaman zamanında görüldüğü bir hikaye değildir. Kimi sanatçılar onlarca yıl aynı ısrarla üretir, ama tanınmaları ancak ömrün son çeyreğinde gelir. Queer Feminist Atlas'ın son bölümünde ele alınan dört isim bu gecikmenin farklı hallerini gösteriyor. İkisi, Louise Bourgeois ve Maria Lassnig, geç gelen ilginin bir kariyeri nasıl baştan yazabileceğinin en çarpıcı örnekleri arasında.
Yetmişinden sonra gelen ün
Louise Bourgeois yetmiş yaşına geldiğinde neredeyse kırk yıldır New York'ta üretiyordu. Paris'te duvar halısı onaran bir ailenin yanında büyümüş, 1938'de New York'a taşınmıştı. İlk resim sergisini 1945'te açmasına rağmen, hiçbir akıma tam uymayan işleri uzun süre merkezde yer bulamadı. Dönüm noktası 1982'de, MoMA'nın ona ayırdığı retrospektifle geldi. Bu sergi yalnızca sanatçı için değil, kurum tarihi için de bir ilkti: MoMA'nın bir kadın heykeltıraşa ayırdığı ilk retrospektifti. O tarihten sonraki otuz yıl, kariyerinin sönümlenen değil, en görünür ve üretken dönemi oldu.
Bourgeois'nın yükselişini hazırlayan zeminin bir kısmı kendi dışında kuruldu. 1946-47'de yaptığı Femme Maison dizisinde kadın bedenini ev mimarisiyle iç içe geçirmişti. 1970'lerde ikinci dalga feminist sanatçılar bu erken işleri yeniden keşfetti; 1976'da dizi, Lucy Lippard'ın From the Center kitabının kapağına taşındı. Bourgeois kendini hiçbir zaman bütünüyle bu hareketin parçası saymadı, ama sorularının yıllar sonra bulduğu karşılık onu görünür kıldı. Tate Modern'in 2000'deki açılışında Turbine Hall'a yerleştirilen dev örümcek Maman, bu geç şöhretin simgesi oldu. Sanatçı bu figürü, halı dokuyan annesiyle özdeşleştiriyordu: sabırlı, koruyucu, gerektiğinde kendini savunacak kadar güçlü.
Hissedilen bedenin resmi
Maria Lassnig'in hikayesi benzer bir sabrın izini taşır. 1919'da Avusturya'da doğan, Viyana'da eğitim alan Lassnig, Paris ve New York'ta yaşadı, deneysel animasyonlar yaptı, ama uluslararası görünürlüğü altmışlı yaşlarından sonra büyüdü. 1980'de Venedik Bienali'nde VALIE EXPORT'la birlikte Avusturya'yı temsil ettiğinde altmış yaşındaydı ve aynı dönemde Viyana'da resim profesörlüğüne getirilen ilk kadın oldu. Birleşik Krallık'taki ilk kapsamlı sergisi 2008'de, seksen dokuz yaşındayken Serpentine Gallery'de açıldığında bir eleştirmen onu "yüzyılın keşfi" diye tanımlamıştı. 2013'te Venedik ona Yaşam Boyu Başarı Altın Aslanı'nı verdi; bir yıl sonra hayatını kaybetti.
Lassnig'in onlarca yıl resmettiği beden kendi bedeniydi, ama aynadaki görüntüsü değil. "Beden farkındalığı" dediği yöntemde, resim yaparken hangi bölgesini hissediyorsa onu tuvale aktarıyor, hissetmediği yerleri boş bırakabiliyordu. Bu yüzden otoportreleri parçalanır, renk değiştirir, kimi zaman bir makineyle ya da hayvanla birleşir. Gençlik ve güzellik üzerinden kurulan bir temsil geleneğinin tersine, kendi yaşlanmasını, kırılganlığını ve öfkesini saklamadı. 2005 tarihli Du oder Ich'te çıplak ve yaşlı bedeniyle karşımıza oturur, bir eliyle izleyiciye, diğeriyle kendi başına bir tabanca doğrultur; kimin kimi tehdit ettiği belirsizdir.
Gecikmenin ortak dokusu
Bu iki kadının öyküsü yalıtık değil. Kübalı ressam Carmen Herrera ilk tablosunu ancak seksen dokuz yaşında sattı ve sonradan "kadın olmanız aleyhinize işliyordu" demişti. Kendi kendini yetiştiren Bill Traylor gibi isimlerin tanınması da ölümlerinden yıllar sonra geldi. Gecikmenin nedenleri değişir: bir galericinin açık reddi, dönemin modasına uymamak ya da sessizce göz ardı edilmek. Ortak nokta, tanınmadıkları yıllarda bile üretmeyi sürdürmüş olmalarıdır. Sanat dünyası kapıyı araladığında hepsi çoktan kendi dilini kurmuştu.
Türkiye'den bakış
Geç keşfedilme meselesi Türk sanat tarihine yabancı değil. Fahrelnissa Zeid bunun en görünür örneği. İstanbul'da resim eğitimi alan ilk kadınlardan biri olan ve 1941'de D Grubu'nun tek kadın üyesi olarak sivrilen Zeid, ülkesinde tanınsa da uluslararası sahnede hak ettiği yeri uzun süre bulamadı. Onu geniş bir izleyiciyle buluşturan büyük retrospektif ancak 2017'de, ölümünden yıllar sonra Tate Modern'de düzenlendi ve kurum onu "yirminci yüzyılın en büyük kadın sanatçılarından biri" diye andı. Ondan bir kuşak önce yaşayan, Kübizmi Türkiye'ye taşıyan öncülerden Hale Asaf ise otuz üç yaşında hayatını kaybettiği için üretimi uzun süre gölgede kaldı; adı ağırlıkla akademik çalışmalar ve müze koleksiyonları sayesinde bugün yeniden dolaşıma girdi.
Bu paralellik tesadüf değil. Bourgeois'nın annesiyle özdeşleştirdiği örümcekte ev içi emeğe, dokumaya ve koruyuculuğa yaptığı gönderme, Anadolu'nun kadın eliyle dokunan halı ve kilim geleneğiyle beklenmedik bir yerde buluşur: yüzyıllarca "zanaat" sayılıp "sanat" hanesine yazılmamış bir emek. Türkiyeli okur için bu dosya, yalnızca dört yabancı ismin biyografisi değil, kendi sanat tarihimizdeki benzer suskunlukları da düşündüren bir davet. Görünürlüğün kimlere, ne zaman ve neden geç geldiğini sormak hâlâ güncel bir sorudur.
Kaynak: Argonotlar
Editoryal ilkelerimiz


