Videoyu sanata çeviren kadınlar: Akerman'dan Bhimji'ye dört öncü
Argonotlar'ın Queer Feminist Atlas dizisi, hareketli görüntüyü sanata çeviren kadınları odağına alıyor. Chantal Akerman, Eija-Liisa Ahtila, Dara Birnbaum ve Zarina Bhimji dört farklı yoldan aynı soruyu soruyor: kamera neyi düşündürebilir?

Hareketli görüntü uzun süre yalnızca sinema salonunun karanlığına ve klasik anlatının kurallarına aitti. Oysa son yarım yüzyılda birçok sanatçı kamerayı bambaşka bir araca dönüştürdü: zamanı yavaşlatan, sessizliği bir dile çeviren, tek bir bakış açısını reddeden bir düşünme aracına. Argonotlar'ın Queer Feminist Atlas dizisinin yeni bölümü bu dönüşümü kadın sanatçılar üzerinden okuyor. İlk bölümde dört isim öne çıkıyor: Chantal Akerman, Eija-Liisa Ahtila, Dara Birnbaum ve Zarina Bhimji. Farklı kuşaklardan ve coğrafyalardan gelen bu sanatçıları birleştiren şey, kamerayı kaydetmek için değil düşünmek için kullanmaları.
Gündelik hayatın radikalliği
Chantal Akerman'ın (1950-2015) sinemasında zaman olayları hızlandırmaz, görünür kılar. Brüksel'de, annesi Auschwitz'ten sağ kurtulmuş bir Polonya Yahudisi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi; bellek, göç ve anne-kız ilişkisi filmlerinin taşıyıcı damarı oldu. On beş yaşında Godard'ın Pierrot le Fou'sunu izleyip sinemacı olmaya karar verdi, on sekizinde ilk kısa filmi Saute ma ville'i çekti.
En bilinen yapıtı Jeanne Dielman, 23 quai du Commerce, 1080 Bruxelles (1975), dul bir kadının üç günlük tekrar eden rutinini izler. Patates soymak, bulaşık yıkamak, evi toplamak gibi görünmez ev içi emek, üç saati aşan bu filmde dramatik yapının kendisi olur. Akerman yapıtı henüz yirmi beş yaşındayken çekmişti. 2022'de Sight & Sound dergisinin on yılda bir düzenlenen eleştirmen anketinde film Tüm Zamanların En İyisi seçildi ve anketin yetmiş yıllık tarihinde zirveye çıkan ilk kadın yönetmen filmi oldu. 2012'de listeye otuz beşinci sıradan giren bir yapıtın on yılda tepeye yükselmesi, feminist sinemanın kanona nasıl sızdığının da özeti sayılabilir.
Ekranı çoğaltmak, televizyonu geri çevirmek
Eija-Liisa Ahtila (1959) için tek bir bakış açısı yeterli değildir. Finlandiyalı sanatçı 1990'lardan bu yana bölünmüş ekran enstalasyonunun ustalarından sayılıyor; aynı olay birden çok ekranda eşzamanlı ilerler, zaman ve mekân parçalanıp yeniden kurulur. Kendi deyişiyle "human dramas", yani insan ilişkilerindeki kırılganlığı, aileyi, cinselliği ve zihinsel dağılmayı gerçek tanıklıklardan besleyerek anlatır. İlerleyen yıllarda ilgisi insan merkezli anlatının ötesine, doğayla kurulan ilişkiye kaydı.
Dara Birnbaum (1946-2025) ise kamerayı televizyona doğrulttu. Mimarlık ve kent planlama eğitimi almış sanatçı 1978'de videoya geçtiğinde, henüz genç bir tür olan video sanatının öncülerinden biri oldu. Technology/Transformation: Wonder Woman (1978-79) adlı yapıtında dizideki Diana Prince'in süper kahramana dönüştüğü anı yalıtıp tekrarlayarak televizyonun dilini kendisine karşı kullandı. Birçok eleştirmenin "televizyon görüntüsünün ilk korsanı" dediği Birnbaum, kadının, gücün ve cinselliğin popüler medyada nasıl kurgulandığını sorguluyordu. Sanatçı bu yılın mayıs ayında yetmiş sekiz yaşında hayatını kaybetti.
Boşalmış mekânların hafızası
Zarina Bhimji (1963) sömürgecilik sonrası hafızayı sessiz mekânlar üzerinden görünür kılar. Uganda'nın Mbarara kentinde Hint kökenli bir ailenin çocuğu olarak doğdu; Idi Amin döneminde ülkedeki Asyalı topluluğun sürülmesinin ardından 1974'te Britanya'ya göç etti. Bu yerinden edilme deneyimi işlerinin çekirdeğinde durur. Okwui Enwezor'un Documenta XI için ısmarladığı Out of Blue (2002), Uganda'da çekilmiş sisli manzaraları, terk edilmiş yapıları ve mezarlıkları böcek, silah ve nefes sesleriyle katmanlar. Yapıt sanatçıyı geniş bir izleyiciyle buluşturdu ve 2007'de Turner Ödülü adaylığını getirdi.
Türkiye'den bakış
Bu dört ismin sorduğu sorular Türkiye görsel kültürüne yabancı değil. Türkiye'nin ilk kadın video sanatçısı sayılan Nil Yalter, 1970'lerde Paris'te göç, emek ve kadın bedeni üzerine çalışırken tıpkı Akerman gibi gündelik olanı politik bir alana çeviriyordu. Gülsün Karamustafa'nın kadınların ev içindeki ikincil konumunu ve görünmeyen emeğini merkeze alan işleri, Jeanne Dielman'ın patates soyan kadınıyla sessiz bir akrabalık kurar. Nilbar Güreş ise kimlik, toplumsal cinsiyet ve kültürel normlar üzerine ürettiği video ve fotoğraflarla bu hattı bugüne taşır. 1990 sonrası Türkiye'sinde video, tam da bu sanatçıların elinde toplumsal belleğin ve kadın deneyiminin kaydedildiği bir alana dönüştü. Batılı kanonun geç fark edilen bu isimlerini okurken, benzer bir görünürlük mücadelesinin İstanbul'da ve Ankara'da da yürüdüğünü hatırlamak hikâyeyi hem daha yakın hem daha eksiksiz kılıyor. Kamerayı bir düşünme aracına çeviren kadınların haritası, Brüksel kadar Beyoğlu'ndan da geçiyor.
Kaynak: Argonotlar
Editoryal ilkelerimiz

