Ana içeriğe geç

Yıldız Moran'ın sessiz bakışı: Büyükada ve Arter'de iki sergiyle geri döndü

Türkiye'nin akademik eğitim almış ilk kadın fotoğrafçısı Yıldız Moran, 2026 yazında Büyükada'daki Splendid Palace Hotel ve Arter'deki 'Gökyüzü Şekerdendi' sergileriyle yeniden görünür oldu. Nesnesini anıtlaştırmayan, 'sadece gerçekten bakan' fotoğrafına yakından bakıyoruz.

Erdem Kılıç3 dk okuma
Yıldız Moran'ın sessiz bakışı: Büyükada ve Arter'de iki sergiyle geri döndü (Görsel: Argonotlar)
Yıldız Moran'ın sessiz bakışı: Büyükada ve Arter'de iki sergiyle geri döndü (Görsel: Argonotlar)

Türkiye fotoğraf tarihinin en dingin, en az gürültü çıkaran isimlerinden biri 2026 yazında iki ayrı sergiyle aynı anda görünür oldu. Büyükada'daki tarihi Splendid Palace Hotel'in salonunda, Galerist ve Galeri Nev iş birliğiyle düzenlenen 'Yaz Göğünün o Güzel Adası', Yıldız Moran'ı Şahin Kaygun ile yan yana getiriyor. Arter'de Selen Ansen'in kürasyonuyla açılan geniş kapsamlı 'Gökyüzü Şekerdendi' grup sergisinde ise koleksiyondan seçilen Moran fotoğrafları, ev ve aidiyet temaları etrafında dolaşıyor. İki sergi, Moran'ın adını uzun süredir hak ettiği ölçüde anmayan bir kültürel belleği yeniden harekete geçiriyor.

Bir bakışın oluşumu

Yıldız Moran 1932'de İstanbul'da, kadının kamusal hayatta yer almasını doğal karşılayan bir ailede doğdu. Robert Koleji'nin ardından genç yaşta İngiltere'ye gitti; Bloomsbury ve Ealing teknik kolejlerinde fotoğraf okudu, Old Vic Tiyatrosu'nun fotoğrafçısı John Vickers'ın yanında çalıştı. İlk kişisel sergisini 1953'te, yirmi bir yaşındayken Cambridge'de açtı; sergiyi Londra, Edinburgh, İstanbul ve Ankara izledi. Böylece akademik eğitim almış ilk Türk kadın fotoğrafçı olarak anıldı.

Türkiye'ye döndükten sonra fotoğrafının asıl damarını Anadolu'da buldu. 1954 ile 1958 arasında, dayısı sanat tarihçisi Mazhar Şevket İpşiroğlu ve Sabahattin Eyüboğlu gibi akademisyenlerle çıktığı gezilerde kasabaları, köyleri ve kadim uygarlık izlerini görüntüledi. Yaklaşık on iki yıllık etkin döneminde on bine yakın kare biriktirdiği söylenir ve bunların tamamı siyah beyazdır.

'Sadece gerçekten bakmak'

Moran üzerine yazılırken sık sık bir 'mesafe'den söz edilir. Ama bu mesafe soğukluk değil, konusuna müdahale etmeme kararlılığıdır. Nesneyi anıtlaştırmaz, insanı zorla şiirselleştirmez, manzarayı fetiş haline getirmez. 1955'te Antalya'da çektiği kıvrımlı yol fotoğrafında olduğu gibi, konunun kendi varlığını sonuna kadar teslim eder. Portrelerini peyzaj gibi, peyzajlarını portre gibi kurduğu söylenir: karşısındaki insan poz vermeye zorlanmaz, neyse odur. Kendi anlatımıyla, önce iki insan olarak selamlaşır, sonra açısını ve çerçevesini kurar, fotoğrafı çeker ve işini bitirmiş gibi aceleyle uzaklaşmaz; gene konuşarak, vedalaşarak ayrılır.

Bu üretken dönem, şair Özdemir Asaf ile 1962 dolayındaki evliliğinin ardından fiilen kapandı. Kısa sürede üç çocuk sahibi oldu, fotoğraf makinesini bir kenara bıraktı ve yıllar içinde öğretmenliğe ve sözlük çalışmalarına yöneldi. 1982'de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Fotoğraf Enstitüsü onur üyeliğine seçildi; 1995'te hayatını kaybetti. Geride bıraktığı arşiv, ancak son yıllarda sistemli biçimde gün yüzüne çıkarılmaya başlandı.

İki sergi, iki ada zamanı

Büyükada'daki sergi, Moran'ın 1950'lerin başında adada çektiği, bugüne dek yayımlanmamış arşiv fotoğraflarını ilk kez görünür kılıyor. Serginin adı Lord Byron'ın bir dizesinden geliyor ve Moran'ın durgun, mesafeli bakışını, Şahin Kaygun'un çok daha müdahaleci ve kurgusal fotoğraf diliyle karşılaştırma imkânı veriyor: Türk fotoğrafında birbirine hiç benzemeyen iki görme biçimi.

Arter'deki 'Gökyüzü Şekerdendi' ise adını E. E. Cummings'in bir şiirinden alıyor. Selen Ansen'in kürasyonundaki sergi, yirmi dört sanatçının resim, fotoğraf, heykel, video ve yerleştirmelerini 'ev' ve 'yurt' kavramları etrafında topluyor. Moran'ın Anadolu peyzajları burada, bellek ve yolculukla biçimlenen bir aidiyet sorgusunun parçası olarak okunuyor.

Türkiye'den bakış

Moran'ın 'sadece bakmak' diye özetlenebilecek tavrı, döneminin egemen görme biçimlerinden bilinçli bir kopuştur. 1930'lar ve 40'ların resmî fotoğrafı, Othmar Pferschy'nin devlet için çektiği tanıtım görüntülerinde olduğu gibi, ülkeyi anıtlaştıran, kalkınmayı yücelten bir estetiğe yaslanıyordu. 1960'ların toplumcu gerçekçi fotoğrafı ise Anadolu yoksulluğunu çoğu zaman didaktik bir vurguyla çerçeveliyordu. Moran her ikisinin de dışında durur. İlginç biçimde, birlikte yola çıktığı Sabahattin Eyüboğlu ve çevresinin 'Mavi Anadolu' hareketiyle bir akrabalığı vardır: Anadolu'yu doğulu bir egzotizm ya da salt hüzün nesnesi olarak değil, sürekliliği olan bir uygarlık zemini olarak görme çabası. Yerli görsel kültürde onun ölçülü bakışının karşı kutbunu, İstanbul'u romantik bir melankoliyle mühürleyen Ara Güler estetiğinde bulmak mümkün. Güler efsaneleştirir, Moran ise nesnesini kendi haline bırakır. Kadın bir fotoğrafçının, hele taşrada objektifini yabancı insanlara çevirmenin neredeyse istisna sayıldığı bir dönemde bu kadar sakin ve iddiasız bir otorite kurabilmesi, bugün yeniden bakıldığında asıl çarpıcı olan yanıdır. Türkiyeli okur için Moran, nostaljiye teslim olmadan geçmişe bakmanın nadir bir örneğini sunuyor.

İlgili Yazılar